👁️ 243 Okunma
Hellen Keller şöyle demiş: “Tek başımıza çok az şey yapabiliriz ama birlikteyken çok şey yapabiliriz.”
Biz toplumsal bir türüz ve birbirimize gereksinimimiz var. Beynimiz için toplumdan uzak olma, artan ölüm riskine eşittir. Salgın zamanında evlere hapis olduğumuzda, bu durumdan bir süreliğine mutlu olan kişiler (dışa dönük ve etkin olanlar) gördük. Bazı kişilerde ise bu yalnızlık, olumsuz “düşüncelere, duygulara ve bunalıma”neden oldu. Frans de Waal (Primatolog) şöyle diyor. “Bir grup olmadan yaşamda kalmak kolay ve olanaklı değildir.Bu yüzden bir gruba ait olmak,çoğu hayvan için de bir önceliktir. Öldürülmemek, dışlanmamak ve uyum sağlamak üzere her şeyi yapar.”
Ait olma yoksunluğu ve toplumsal uzaklık, kişinin zihni ve gövdesi için oldukça yıkıcıdır. Araştırmalar, zengin bir toplumsal yaşama sahip olmanın, kansere yakalanma ya da kalp krizi geçirme olasılığımızı azalttığını göstermiştir. Bir topluluğa ait olan kişiler daha uzun yaşar, daha az stres deneyimler ve yaşamının anlamlı olma olanakları ve olasılıkları daha da yükselir.
Bir toplumsal öbeğe ait olmak, türümüze neredeyse Düşündüğünün Üzerine Düşünebilen Canlı olan İnsan’ın([Osm.] Hayvan-ı Nâtık)([Lat.] Homo Sapiens Sapiens), gezegende ilk ortaya çıkışından itibaren yardımcı olmuştur. Sadece bizi daha güvende tutmakla bufalo ve aslan gibi çok daha büyük hayvanları alt etmek için işbirliği yapmamızı sağlamakla kalmıyor, aynı zamanda bizi daha akıllı kılıyor gibi de görünüyor.
Nitelikli toplumsal etkileşim,bizim için sadece iyi değil aynı zamanda önemlidir. Ait olma gereksinimi, çoğu dürtü ve güdümüzün altında yatar. Örneğin, duygudaşlığın altında yatan da yüksek olasılıkla budur ve duygudaşlık, kişinin yaşamının çok önemli bir bileşenidir. Duygudaşlığın özgeciliği güdümlediği kabul edilir; başka birinin acı çektiğini görürüz ve durumlarımız tam tersi olsaydı bunun ne kadar acı verici olacağını tahmin edebiliriz ve de böylece yardım teklifinde bulunuruz. Duygudaşlık, toplumsal bağları güçlendirir ve toplumsal olarak katılımı geliştirmeye yardımcı olur ki bu da onun ait olma gereksinimimizi karşılamaya yardımcı olmasında çok önemli rol oynar.
Son yıllarda duygudaşlık oranında ciddi oranda düşüşe tanık oluyoruz. Örneğin, tıp çalışanları, yıllardır bu kadar çok doktor ve hemşirenin hastasına karşı duygudaşlığındaki düşüşün nerede başladığını anlamaya çalışıyor. Duygudaşlık, türümüzün yaşamda kalması için çok önemlidir ve bu nedenle kişilerde neredeyse evrensel olarak doğuştan vardır. Yedi aylık bebeklerde bile duygudaşlık görülebilir. Bir çalışmada, kişilerin birbirine dokunmasını izlerken bebeklerin beyni görüntülenmiş. Birinin başka birinin elinin arkasına dokunduğunu görmesi, sanki o bebek kendi elinde bir dokunuş duymuş gibi beynindeki aynı bölgeyi harekete geçirdiği görülmüş. Görünüşe göre, öteki kişilerle dile getirilmeyen bağlar kurma donanımı ile varız.
Yetişkinler olarak bu özelliğimizi kaybedersek, nedeni, bu donanımımızı yeterince kullanmamamız ya da azalmasına neden olan etkilerde bulunmamızdır. Kendimiz için istediğimizi başkalarına yapmak, belirli bir oranda duygudaşlık gerektirir. Kendimizi onların yerine koymamızı ve onlara nasıl davranılmasını isteyeceklerini merak etmemizi gerektirir. Simon Conway Morris (paleontolog), “Komşunu sev!” diye yazmış. “Toplumsal bağlılık, bir algoritmadır. İffet, ılımlılık, şefkat, çalışkanlık, sabır, ahlâkî bağlılık ve alçakgönüllülük olarak övülen erdemler, grup etkileşimleri için mihenk taşı oluşturur.”
Ait olma gereksinimimiz, yemek, açlık, barınma ve güvenlik gereksinimleri karşılanıncaya kadar ortaya çıkmaz.
03 Nisan Pazartesi sabahı, oğlum Cem’i Kanada’ya uğurladık. Cem, Kanada’da yaşıyor. Türkiye’deki deprem haberleri onu çok sarsmış. Cem, çok düşünceli, duyarlı ve duygudaş bir kişiliğe sahip. Bu özelliklerini de daha çok annesinden aldığını sanıyorum. Bu konuda nasıl yardım edebileceğini araştırmış. Hatay’da gönüllü dayanışma çalışmalarına yardım etmek için araştırmaları sonucunda, “World Human Relief Derneği” ile çalışmaya karar verdi. Bir hafta boyunca Hatay’da, çadırda ve onların zorlu koşullarında yaşayarak depremzedelere destek verdi. İstanbul’a döner dönmez, Hatay’daki depremzedelerin acil gereksinimleri için bir yardım kampanyası da başlattı. Hatay’a arkadaşlarıyla birlikte topladıkları yardımlarla depremzedeler için özel bir TIR dolusu gereksinim ürününü Hatay’a gönderdi.
( Cem ile başkalarına iyilik yapma konusunda özel bir söyleşi de yaptık. İzlemek isterseniz; Neden Sivil Toplum (STK) Gönüllüsü Olmalıyız?
Cem’in hedefi, yaşam amacı olarak gördüğü, “gönüllük etkinliklerini” amaç edinmiş uluslararası bir şirkette çalışarak sürdürmek.. Umarım, düşlerine ulaşır.Duygudaşlığın azaldığı dünyada, Cem gibi düşünce, duygu, davranış ve anlayıştakiler,dünyamız için bir “şans”olabilir. Cem ile ailece onur duyuyoruz.
Bir sabah, okuduğum kitaptan da ilham alarak,“şans”ın anlamını sorguladım. Şu sözün düşüncelerimi daha iyi biçimdeyansıtabileceğini düşünüyorum: “Şans, benim için, umut, çaba, çok çalışma, doğru kişilere ulaşabilme, cesaret ve yeterince risk alabilmektir.”
“Umut” yoksa ötekilerin önemi azalır.Umut sözcüğünü, “bir hedefe, amaca ya da düşe sahip olmak” olarak tanımlayabilirim.
✅ Yaşamda, “kısa yol” yoktur. Her yolda, acı, üzüntü ve adâletsiz durumlar karşımıza çıkabilecektir.
“Yapacağımız daha büyük hata, kendimizi başkalarıyla karşılaştırmak olacaktır.”
✅ Peki, çok daha kolay yoldan para kazanma olanağı varken, neden kolay olmayan yolları seçeriz? Çünkü, engebeli yol, daha eğlenceli, eğitici ve tatmin edicidir. Mutluluk ve özsaygı, mücadele ederken yaşanıyor. Kolay yolda ise aynı düşünce ve duyguları yaşamak kısa süreli oluyor.
“Piyangodan para kazanmak gibi.”
✅ “Satıcının Ölümü” kitabında,Arthur Miller,şöyle der: “Yaratıcı,gereksinimlerimizi başarıyla karşılamanın ‘açlık, susuzluk ve cinsellikten daha önemli olduğunu, dünyada iz bırakmak anlamına geldiğini’ söyler. Ölümsüzlüğe ulaşmayı istemek ve bunu yaparken de bunun sıcak bir Temmuz günü adınızı bir buz tabakasına dikkatle kazımaktan farksız olduğunu “kabullenebilmek”…”
“Mustafa Kemal Atatürk, bunun en iyi örneğidir.”
✅ Dünyada iz bırakmış çok başarılı kişilere “Bu kadar uzun süre zirvede olmanın nasıl bir düşünce ve duygu olduğu sorulduğunda, şöyle yanıtlara tanık oluruz: “Bir an harika, sonra gerçeküstü geliyor. Ardından yaptığınız işe dönüyorsunuz.”
Şansın, başkalarına iyilik yaparak artacağını düşünen biriyim. Yaşamımız boyunca hiçbir başarıyı tek başımıza gerçekleştiremeyiz. Başka kişilere de gereksinim duyarız.
Başarılı kişiler, şans diye bir şey yokmuş gibi davranır. Başarısız ya da tembel kişiler,“şans”ın“her şey” olduğunu varsayar. Ne kadar çok iş yapar, ne kadar çok çalışırsak, o kadar “şanslı oluruz”.
İş ya da özel yaşamdaki başarıların en önemli unsurlarından biri ağ kurabilmektir. Kişilerle tanışmaya başlamak ve ilişki kurmak için daha iyi zaman, henüz onlardan bir iyilik istemek niyetinde olmadığımız zamandır. Bu “insan/adam olma”nında göstergesidir.
Bir kişiyle tanıştırıldığımızda, o kişinin, yeni tanıştığı kişi olan bizden duymak isteyeceği son söz, “Benim için ne yapabilirsin, biliyor musun?” olacaktır.
Cömert olalım, iyilik yapalım, kişilere yardımcı olalım. Ağ kurma etkinliklerine katılmak, kartvizit dağıtmak değildir. Önemli(öncelikli) olan, gerçek ilişkiler kurmak, geliştirmek ve sürdürmektir. Bir değer taşımak, ulaşılır olmaktır. Günün birinde yaptığımız iyiliklerin karşılığını da görebiliriz.
Duygudaş olmak, yaşam yolculuğumuzda başarılı olmak için öğrenmemiz gereken en önemli dostumuz olacaktır.
Şimdiki gençlerin çoğu, 21. yüzyıldaki gençlere kıyasla arkadaşlarıyla çok daha az birlikte verimli zaman değerlendiriyor. Bu eğilimin, yalnızlık ve depresyondaki artışla bağlantılı olduğuna dair şimdiden uyarılar alıyoruz. Yalnızlık ve uzaklaşma, bir kişinin ölüm riskini yüzde 25 – 30 oranında artırır. Ait olmak, var oluşumuzdan sonraki en temel gereksinimimizdir.
Yaklaşık iki yüz yıl gibi kısa bir sürede kişilerin birlikte olduğu, daha doğal koşul ve ortamlardan uzaklaştık ve de kendimizi dijital araçlarla birbirimizden fazlasıyla uzaklaşmaya doğru düşürdük ne yazık ki.
İnsanlığımıza dönüş zamanı geldi de geçiyor. Bu artık bir “yeğleme” konusu değil yaşamda kalma konusudur.
Sevgilerimle,
Taner Özdeş