👁️ 285 Okunma
Dünya, daha iyiye gitmesi gerekirken, neden daha kötüye gidiyor?
Yeterince ve yetkin düşünüyor muyuz?
Hiçbir bireyin, dünyaya geldiğinde, annesi ve babası, doğduğu ülke, yaşadığı ev, ailesinin geliri üzerinde hiçbir yeğleme olanağı yoktur.
Fiziksel olarak da bırakın “güzel/yakışıklı” doğmayı, günümüzde sağlıklı doğmak bile bir olanak. Sokaklarda yürürken çevremize bile dikkatli bakarsak, sağlıklı olmakla ne kadar yüksek olanaklar blok zincirine sahip olduğumuzu anlarız.
“0-6 yaş” arasında yaşadığımız ve bilinçaltına kaydolan görüntü ve duygular, tamamen denetimimiz dışında. Yaşamımız boyunca bazıları bizi engelleyebiliyor ve kendimizi baltalamamıza neden olabiliyor!
Dün akşam, Bluetv’de, Michael Jackson’un “çocuk tâcizi” suçlamaları ile ilgili bir belgesel izledim. Gövde dili, sinir bilimleri ve dil konusunda uzmanlar, Michael Jackson’un söyleşi ve sorgulamalarda söylediklerinin “Doğru mu, yalan mı?” olduğunu sorgulamış. Sonuç itibarı ile dinleyenler,“Doğru söylüyor.” kararını vermiş. İki kişi, Michael öldükten sonra,“Michael’in kendilerini elle tâciz ettiği”ni “iddia ediyor”. Uzmanların görüşü ise Michael’in “Söyledikleri doğal, samimi ve doğru.” ama Michael’da ciddi kişilik bozuklukları var. Tanımadığı çocuklarla aynı yatakta yatmasının normal olduğunu düşünecek kadar olaylardan kopuk bir kişi.
Michael’in çocukluğu,yoksulluk, sefillik içinde, babası tarafından sürekli dövülerek geçmiş. Beş kardeşi içinden en yeteneklisi oymuş. 50 yaşında ölen Michael’in beyaz olabilmek için vermiş olduğu çaba da ayrı bir konu.
O zaman, kendime şu soruyu soruyorum:
“Para, ün, yetenek”, bunlara sahip olan kişi, neden mutlu ve normal olamaz?
Para, azken, mutluluğun önünde bir engel olabilir. Çokken de…
Bu Pazar sabahı, eşimle evde kahvaltı edelim istedik. Sevdiğimiz mekân “Kruvasan”dan, “Ufuk Bey’in kahvaltısı”nı eşim için, kendim için de önceliğim olan bir kahvaltı seçtim. Sonra fırından ekşi mayalı ekmek ve simit almam gerekiyordu. Bunun dışında, Sözcü, Oksijen ve Hürriyet almak için köşedeki gazete bayisine uğramaya karar verdim.
Şöyle bir özelliğim vardır. Alışveriş için girdiğim her yerde,her seviyede çalışanla sohbet eder, şakalaşır, bazen de önerilerde bulunurum. Gündem üzerinden nabız yoklar, umut aşılamaya çalışırım. O nedenle de benimle tanışan biri, beni kolay kolay unutamaz 😊 Sohbet etmek, bağ kurmak ve çevremizdeki kişileri değerli kılmak ve yaptığı işe saygı duymasına katkıda bulunmaktır. Söz ustalığı, konuşkan olmak ve sohbet başlatabilmek, çok sayıda unsura bağlıdır. Gündemi takip etmek, halkın içinde olmak (toplu taşıma kullanmak), AVM ve caddelerde dolaşmak, gazete ve dergi okumak, TV ve Youtube’da etkili kişileri takip etmek, kitap okumak ve en önemlisi bol bol tanımadığımız kişilerle iletişim kurarak gelişir.
Pazar günleri yaptığım bazı düzenli işlere, bazen market ve manav da eklenir. Yaşadığım yerde olabildiği kadar herkesle tanışmaya ve konuşmaya gayret ederim. Yeni ve tanımadığım, kendimden farklı kişilerle sohbet etmek beni çok mutlu etmiştir. Pazar kahvaltıları da beni mutlu eder. Eşimle, ailemle, dostlarla birlikte zaman geçirmek, gerçek mutluluktur.
Geçim derdi oldu mu ya da kazanılan para yeterli olmadığında, bu küçük mutluluklar yerini daha alçak gönüllü sofralara bırakır. Bunu anlayabiliyorum. Tam tersi olan“çok zengin sofralar”ın da mutluluğu artırması beklenemez.
İzlediğimiz bir film, dizi ya da bir Youtube videosu,düşünce ve duygu durumumuzu tamamen değiştirebilir, içimizde kelebekler uçurabilir. Sevdiğimiz bir müziği dinlemek, kitap okumak, miskin miskin uyumak ya da kanepede şekerleme yapmak da zaman zaman kişiye mutluluk verebilir.
Güne doğru başlayabilmek de çok önemlidir. Sabah düzenim şöyledir.
Uyanırım. Biraz daha uykum varsa sadece bir kere 8 dakika erteleme yaparım. Kalktıktan sonra ilk yaptığım şey, kütüphanemden bir ya da birkaç kitap seçmektir. Okumadığım ve okumak istediğim yüzlerce kitap bulunuyor. Eş zamanlı olarak beş, on kitap okurum. Durum, gereksinim ve önceliklerime göre bazen de eğitim içerikli kitap okurum. Sonra dişimi fırçalarım. Bir sağlık destek ürünü de aldıktan sonra büyük bir bardak suyun içine limon, zencefil, portakal, yeşil elma ve tarçın atarak bekletirim. Her sabah, toplam on dakika yoga, esneme ve karın kası çalışırım. Bunları yapıp su içtikten sonra spora giderim. Tenis, yüzme, ağırlık ve haftada üç gün de beş kilometre yürüyüş yaparım. Saat dokuzda işte olmadan önce ve hafta sonu da kahvaltı etmeden önce bu düzenim değişmez.
Hafta içinde, on dakika Bloomberg ve zamanım varsa beş dakika Foxtv izlerim. Her gün, bir gazete okumaya çalışırım. Oksijen’i okumak, benim için önemlidir. Bunun dışında, günde iki ya da üç kere on onbeş dakika şekerleme yaparım. Spor sonrası, öğle yemeğinden sonra, akşam yemeğinden önce. Metro ile gidiyorsam yolda kitap okurum. Yürüyorsam, “Youtube” ya da “LinkedIn Learning” dinlerim. Akşam eve dönerken, yürürken ya da arabada koçluk da yaparım. Ailemi, arkadaşlarımı da ararım. Zamanımı etkili ve verimli kullanmak, benim için mutluluktur.
Türkiye, Gallup’un her yıl dünyada yaptığı bir mutluluk endeksi araştırmasına göre (dört olumsuz ve dört de olumlu düşünce ve duyguyu ne sıklıkta yaşadığımıza bakıyor) Türkiye, öfke, üzüntü, stres ve kaygı gibi olumsuz düşünce ve duyguları en çok yaşayan ülkeler arasında kimlerle beraber dersiniz? Kongo, Ekvator, Peru ve Brezilya. Daha da kötüsü, gülmek, eğlenmek, huzur, haz ve yeni bir şey öğrenip gelişmek gibi olumlu düşünce ve duyguları da en az yaşayan ülke yaşayanları arasındayız. Bu araştırma, 146 ülkede yapılmış ve biz 142. sıradayız… En altta hangi ülkeler var? Lübnan, Benin, Namibya ve Bangladeş.
Acar Baltaş(psikolog); “Bu ağır ekonomik kriz, pek çok kişinin gelirini, giderlerini karşılayamayacak duruma getirdi. Çözümsüzlük, suçluluk, ve öfke giderek artıyor. En kötüsü de umutsuzluk. Umudumuzun olabilmesi için üç koşul gerek; hedef, plan ve bu planın da bir eylem içermesi. Öbür türlüsü, ‘iyi düşünelim, iyi olsun’dur. Ama artık çoğu kişi geleceğe dönük pek umut göremiyor.”
Baltaş’ın bu söylediklerine katılıyorum. Toplumda saldırganlık, aile içi şiddet ve intiharlar artıyor. Ekonomik kriz, salgın ve savaş, tüm dünyada varken, ülkemizdeki etkisi çok daha fazla sanırım!
Melih Âşık, 80’li yaşlara nasıl bakıyor? (bugünkü Rahmi Turan’ın köşesinden):
“Gençliğin penceresinden bakınca, hem uzak, hem yolun sonu gibi görünür 80’li yaşlar. Oysa, uzaktan göründüğü gibi değildir hiçbir şey… Evet, eski enerjin yoktur belki ama buna gerek de duymuyorsun. Dostlarla içtiğin kahve yerini tek başına içtiğin kahvelere bırakıyor. Kimseler duymasın ama sen bundan daha çok zevk alıyorsun. Önceden dinlediğin şarkılar çok tempolu geliyor. “Keşke”ler, yerini “sağlık olsun”a, öfkeler de yerini huzura bırakıyor. Göz çevrende, gülümsemenin bıraktığı çizgilerle birlikte gülümseyip geçtiğin çok şey oluyor. Kişileri olduğu gibi kabul etmeyi, edemediklerini de oldukları yerde bırakmayı öğreniyorsun. Sabahları daha çok özlüyor, havayı daha bir lezzetle çekiyorsun içine… Öleceğini de hiç düşünmüyorsun. Dünyaya yeni gelmiş gibisin. Yaşam, seni bırakmıyor.”
Kişi, öleceğini bilir ama öleceğine inanmaz. Yaşam, her yaşta güzeldir. Yeter ki değerini bilelim. Mutluluğu dışarıda değil içimizde arayalım… Zor zamanlarda bile umut edelim… Kendimize inanalım ve güvenelim…Ufak mutlulukları, kendi düzenli uygulamalarımla, çevremle kurduğum ilişkilerle, bilgi ve deneyimlerimi paylaşmakla buluyorum.
İnsanı öteki var olanlardan ayıran çok daha önemli iki özelliği vardır; “Umut” ve “Hayal” etmek. Bunların bizden uzaklaşmasına fırsat vermeyelim!
Mutlu ve huzurlu günlerin gelmesi dileklerimle…
Sevgilerimle,
Taner Özdeş