Haz mı Acı mı, Yaşamı Amaçlı Kılan?

0 0 votes
Puanınız

👁️ 190 Okunma

Hayatım boyunca resim yapma konusunda kendimi hep yetersiz hissetmişimdir.

Ancak bir gün, sevgilikuzenimiz Nilgün Sabar beni “Müzik ve Resim Terapisi”ne davet etti.

Bu davet, benim için bambaşka
bir deneyimin kapılarını araladı. Hayatımda ilk kez elime bir fırça aldım ve istediğim renklerle,
özgürce, müzik eşliğinde bir tuval üzerinde çalışmaya başladım. O an, kendimi adeta bir kuş gibi özgür
hissettim. Fırçamın tuval üzerinde dans edişi, içimde saklı kalan yaratıcılığı ortaya çıkarırken,
mutluluğun aslında ne kadar basit bir şey olduğunu fark ettim. Önemli olan, zamanımızı nasıl ve
kimlerle geçirdiğimizdi.


Okul yıllarımı bilenler için, bugünkü Taner oldukça farklı bir kişi. 40 yıllık eşim bile zaman zaman kişisel
gelişim konusundaki yolculuğuma hayret ettiğini dile getiriyor. Özellikle kitap okuma alışkanlığım ve
bu konuda gösterdiğim performans, onun için şaşırtıcı bir değişim oldu. Bu dönüşümün ardında,
okuduğum kitaplar, katıldığım eğitimler, aldığım koçluklar ve üyesi olduğum derneklerde edindiğim
bilgiler yatıyor. Çok yönlü bir yaşam tarzını benimsemek, beni bugünkü halime getiren en önemli
etkenlerden biri.


Ancak değişmeyen bazı özelliklerim var: Enerjim, öğrenme merakım ve yeni insanlarla tanışma
isteğim. Bu üç özellik, hayatım boyunca beni ben yapan temel unsurlar oldu. Kimlerle zaman
geçirdiğim ise benim için her zaman en önemli tercihlerden biri olmuştur. Ailem, dostlarım ve yakın
arkadaşlarım bu konuda ayrı bir yere sahiptir. Goethe’nin şu sözleri, bu bakış açımı mükemmel bir
şekilde özetliyor: “Bana dostunu söyle, sana kim olduğunu söylerim. Eğer zamanını nasıl harcadığını
bilirsem, o zaman da sana ne olacağını söylerim.”
Bu söz, tüm düşüncelerime rehberlik ediyor: Yaşamda karar vermemiz gereken en önemli iki konu
vardır:


 Kimlerle arkadaşlık/dostluk edeceğimiz,
 Zamanımızı nerelerde harcayacağımız.


Peki, arkadaşlık neden bu kadar önemlidir? Yaşamda sadece hazza odaklanırsanız, hayatın büyük bir
kısmını kaçırırsınız. Çünkü gerçek anlamda bir yaşam, sadece keyifli anlardan değil, aynı zamanda
çaba ve mücadeleden oluşur. Çaba, içinde acı, üzüntü, başarısızlık ve keder gibi zorlukları barındırsa
da, yaşamı renklendirir, güzelleştirir ve ona anlam katar.


Bu düşünceyi hayatımın birçok alanında deneyimledim. Örneğin, Kıtalararası Boğaz Yüzme Yarışları’na
beş yıl boyunca katıldım. Ancak Covid-19 salgını nedeniyle bu serüvene iki yıl ara vermek zorunda
kaldım. Şimdi, bu yıl tekrar katılıp katılmam gerektiği konusunda kararsızım. Çünkü bu yarışa katılmak,
öncelikle disiplinli bir şekilde çaba göstermeyi ve acıya katlanmayı göze almak demek. Ayda 40
kilometre yüzme antrenmanı, nefes ve bacak çalışmaları, düzenli bir yaşam ve uyku düzeni… Kısacası,
beş ay boyunca birçok şeyden vazgeçmem gerekiyor. Bu fedakarlıklar olmadan, bu hedefe ulaşmak
mümkün değil.


Peki, karar vermek ya da bir şeyi yeğlemek neden bu kadar zor? Çünkü bir şeyi elde etmek için başka
bir şeyden vazgeçmek zorundasınız. Hayatta her seçim, bir vazgeçişi de beraberinde getirir. Örneğin,
ayda iki ya da üç kez yazdığım bu makaleleri hazırlamak, her seferinde iki-üç saatimi alıyor. Bu süreyi
daha eğlenceli bir etkinlikte değerlendirebilir ya da boş boş bir dizi izleyerek geçirebilirim. Ancak, bu
makaleleri yazmak benim için bir öncelik. Çünkü yazmak, düşüncelerimi paylaşmamı, kendimi ifade
etmemi ve başkalarına ilham olmamı sağlıyor.

Aynı şekilde, spor yapmak ve kendinize kaliteli zaman ayırmak da zordur. Ancak bir şeylerden
vazgeçmeden, hedeflerinize ve hayallerinize ulaşmanız mümkün değildir. Hayat, seçimlerimizle
şekillenir ve bu seçimler, kim olduğumuzu ve kim olacağımızı belirler.


Basında sıkça gördüğünüz o ünlü, başarılı ve varlıklı kişilerin en önemli farklarından biri, yaptıkları işi
sadece iyi yapmaları değil, aynı zamanda her türlü zorluğa ve acıya rağmen işlerini severek ve keyif
alarak yapmalarıdır. Bu tutku, onları diğerlerinden ayıran ve başarıya taşıyan en önemli unsurlardan
biridir.


Öte yandan, günümüzde özellikle gençler arasında yaygınlaşan bilgisayar oyunlarının etkileri üzerine
yapılan araştırmalar, bu alışkanlığın ciddi sonuçlar doğurabileceğini gösteriyor. Birçok bilimsel
çalışma, bilgisayar oyunlarının 21 yaş altındaki bireyler için daha zararlı olduğunu ve beyin yapısını
değiştirebileceğini ortaya koyuyor. Örneğin, Çin’de üniversite öğrencileri üzerinde yapılan bir
araştırmada, günde ortalama on saat video oyunu oynayan gençlerin beyin yapısı, bilgisayar başında
iki saatten az zaman geçiren gençlerle karşılaştırıldı. MR görüntülemeleri sonucunda, on saat oyun
oynayan bireylerin beynindeki gri maddenin azaldığı tespit edildi.


Peki, gri madde neden bu kadar önemli? Gri madde, öğrenme yeteneğini geliştiren, bilişsel işlevleri
destekleyen ve motor becerileri artıran kritik bir bileşendir. Bu nedenle, gri maddenin azalması,
bireyin öğrenme kapasitesini ve genel zihinsel performansını olumsuz etkileyebilir.


Bilgisayar oyunlarının bu denli etkili olmasının bir nedeni de beyinde dopamin salgılanmasını
tetiklemesidir. Oyun oynarken sürekli ödüller kazanmak, seviyeleri geçmek ve puan toplamak,
beyinde mutluluk ve haz hissi yaratan dopamin hormonunun salgılanmasına neden olur. Ancak bu tür
bir mutluluk, kısa süreli ve geçicidir. Beyin, bir süre sonra bu ödüllere alışır ve aynı dopamin seviyesini
salgılamak için daha fazla uyarana ihtiyaç duyar. Bu durum, bireyin daha uzun süre oyun oynamasına,
hatta yemek yemeden, tuvalete gitmeden ve hareketsiz bir şekilde saatler geçirmesine yol açabilir.


Dopaminin bu etkisi, yalnızca bilgisayar oyunlarıyla sınırlı değildir. Aynı mekanizma, kumar bağımlılığı
ve uyuşturucu kullanımı gibi durumlarda da devreye girer. Bu nedenle, bilgisayar oyunlarının aşırıya
kaçması, bireylerde bağımlılık benzeri bir etki yaratabilir ve hem fiziksel hem de zihinsel sağlık
üzerinde ciddi sonuçlar doğurabilir.


Bu tür bir hazzı, bağımlılık yaratan alışkanlıklara gerek kalmadan da yaşayabilirsiniz. Kitap okurken,
spor yaparken, araştırma yaparken, seyahat ederken, yeni bir hobi edinirken, sanatla uğraşırken ya da
bir arkadaşınızla derin bir sohbet gerçekleştirirken de aynı mutluluğu ve tatmini hissedebilirsiniz.
Önemli olan, bu tür anlamlı aktiviteleri hayatınıza dahil etmek ve onlardan keyif almayı öğrenmektir.


Bu noktada, oğlum Emre’nin hikayesi benim için çok güzel bir örnek. Emre, bankacılık eğitimi aldıktan
sonra kendi Pilates/Fitness stüdyosunu açtı. Aynı zamanda para piyasalarını takip etmeye başladı. En
büyük hayallerinden biri bir ev sahibi olmaktı. Henüz 30 yaşındaydı ve bu hedefe ulaşmak için kendini
geliştirmeye karar verdi. İnternet üzerinden birçok ekonomisti ve finansal yayını takip etmeye başladı.
Ancak bir süre sonra bu bilgi kaynakları ona yetmemeye başladı. Daha derinlemesine bilgi edinmek
için para yönetimi ve finans üzerine kitaplar okumaya başladı.


Emre, oldukça yoğun bir tempoda çalışıyordu. Eşi Gökben ile birlikte günlerinin neredeyse on iki
saatini işlerine ayırıyorlardı. Ancak bu yoğunluğa rağmen, okuma alışkanlığını hayatlarına dahil etmeyi
başardılar. Okuma saatlerini bir randevu gibi haftalık programlarına eklediler. Emre, bir zamanlar hiç
kitap okumazken, bugün düzenli olarak okuyan ve bundan büyük bir keyif alan bir okuyucuya
dönüştü. Bu durum bana kendi hikayemi hatırlatıyor; ben de 34 yaşında kitap okumaya başlamıştım.

Şimdi düşünüyorum da, Emre boş zamanlarında bilgisayar oyunu oynasaydı, bu kadar büyük bir
dönüşüm yaşayabilir miydi?
Diğer oğlum Cem’in hikayesi de bir o kadar ilham verici. Cem, 31 yaşında ve uluslararası ilişkiler ile
politika eğitimi aldı. Bu alandaki ilgisi, onu sürekli politika içerikli yayınları takip etmeye yönlendirdi.
Zamanla, bu konuda öncü yazarlarla tanıştı, onlarla sohbet etti ve bilgi birikimini derinleştirdi. Şu
anda Kanada’da yaşıyor ve bu kararı tamamen kendi inisiyatifiyle aldı. Kanada’ya gitmesi konusunda
hiçbir etkimin olmadığını özellikle belirtmek isterim.


Geçtiğimiz günlerde, Cem bize Spotify’da bir kanal açacağını ve yayın yapmaya başlayacağını söyledi.
Bu haberi aldığımızda eşimle birlikte büyük bir mutluluk yaşadık. Şimdi, içimden diyorum ki: Yakında
yeni bir Cüneyt Özdemir geliyor!


Doğru eş seçimi, hayatta vereceğiniz en önemli kararlardan biridir. Çünkü eş, yaşamı paylaşacağınız,
hayat yolculuğunuzda yanınızda olacak kişidir. Bana göre, hayatta başarıyı ve mutluluğu belirleyen üç
temel unsur vardır: Doğru eş, doğru iş ve doğru arkadaş. Bu üçlü arasında, eş seçimini her zaman bir
numaraya koyarım.


Bu noktada, bireylerin yaşamlarına yön veren seçimlerin ne kadar önemli olduğunu bir kez daha
anlıyoruz. Örneğin, Amerika’da uzun süre tartışılan silahlı okul baskınları, şiddet içerikli bilgisayar
oyunlarının gençler üzerindeki etkisini gündeme getirdi. Bu tür oyunlarda gençler, sürekli olarak bir
“düşman” öldürüyor ya da ona zarar veriyor. Zamanla, bu sanal şiddet, gençlerin empati yeteneğini
azaltıyor, gerçeklik algısını bozuyor ve başkalarının acılarına karşı duyarsızlaşmalarına neden oluyor.
Bu durum, bireylerin hem zihinsel hem de duygusal gelişimlerini olumsuz etkileyen ciddi bir sorun.


Kendi hayatımda, her şeye odaklanmanın aslında hiçbir şeye odaklanmamak anlamına geldiğini fark
ettiğimde, anda kalmanın ve odaklanmanın değerini çok daha iyi anladım. Gün içinde iki ya da üç kez
meditasyon müziği eşliğinde yaptığım on-on beş dakikalık kısa şekerlemeler, enerjimin gün boyu
yüksek kalmasını sağlıyor. Ancak, bilgi çağında yaşadığımız bu dönemde, bilgi zenginliği beraberinde
dikkat yoksulluğunu da getiriyor. Artık bilgiye ulaşmak zor değil, ama odaklanmak çoğu kişi için büyük
bir zorluk haline geldi.


Araştırmalar, ortalama her üç dakikada bir dikkatimizi dağıttığımızı ya da bir kesintiye uğradığımızı
gösteriyor. Amerika’da bir danışmanlık firmasının yaptığı bir çalışmaya göre, ofis çalışanları günde üç
saat ya da daha fazlasını verimsiz bir şekilde kaybediyor. Bu, yılda 750 ila 1500 saat arasında kayıp
zaman anlamına geliyor. Gallup’un yaptığı bir başka araştırmaya göre, insanların yaklaşık yarısı,
yapmak istedikleri şeyler için yeterli zamana sahip olmadıklarını söylüyor. Özellikle 35-54 yaş
aralığındaki bireyler ya da 18 yaşından küçük çocukları olanlar için bu oran yüzde 60’a kadar çıkıyor.
Bu durum, kronik strese yol açıyor. ABD’de çalışanlar, her gün e-postalarını kontrol etmek için altı
saatten fazla zaman harcıyor. Hatta çalışanların yüzde 80’i, ofise gitmeden önce, yüzde 30’u ise sabah
yataktan kalkmadan önce e-postalarını kontrol ediyor. Bu tür bir zaman yönetimi eksikliği,
sağlığımızdan, ilişkilerimizden ve kişisel ilgi alanlarımıza ayırmamız gereken zamandan çalıyor.


Ben ise Youtube kanalımı açtığımdan beri, ülkemizden örnek iş insanlarını ve özel yeteneklerini
kanalıma davet ederek ilham vermeye çalışıyorum. Yaşam o kadar kısa ki, zamanımızı kimlerle
geçirdiğimiz ve bu sınırlı zamanda neleri başardığımız, günümüzün koşuşturmasında çok daha önemli
hale geliyor.

Yazımı, zevkle okuduğum Vedat Milor’un “Hesap Lütfen” kitabından bir alıntıyla bitirmek istiyorum:
‘Popüler bir lokantaya gittiklerinde ne yediklerini algılamaktan çok, elde edeceklerini sandıkları
statülere para harcayanlar var. Bu sayede de başkalarından geri kalmadıklarını düşünüyorlar. Bir
yandan da kendileriyle barışık olmadıkları için hep, ‘Başkalarına göre eksik,’ hissediyorlar.’


Neden eksik hissederiz? Bu, bir sonraki yazımın konusu olacak.


Kalemimi oradan oraya özgürce sallamanın hazzıyla bu yazıyı yazdım. Yorumlarınızı merakla
bekliyorum. Bakalım, bu yazımın sizde bir fark yaratıp yaratmadığını göreceğiz.

Sevgilerimle,
Taner Özdeş

0 0 votes
Puanınız
Subscribe
Bildir
guest
0 Yorum
En Yeniler
Eskiler Beğenilenler
Inline Feedbacks
View all comments
0
Would love your thoughts, please comment.x