👁️ 200 Okunma
Gölgesiz güneş yoktur, karanlıksız aydınlık olmadığı gibi.
Bireyin yaşamında yetkinleşme yolu iki kısma ayrılır.
İlk bölüm, yaşamın ilk yarısı olarak kişisel gelişime ve dışsal anlamda büyümeye hizmet eder. Bunun aksine, yaşamın ikinci yarısının temaları iç dünyaya dönmek ve gölgeyle yüzleşmektir.
Bireyleşme yolunun hedefi birliğe ulaşma, bütünlüğe doğru olgunlaşmadır.
“Gölge”, sahip olduğumuz ama kültürel, ahlaki ya da kişisel nedenlerden dolayı yaşamımıza dâhil etmediğimiz tüm potansiyelleri ile birlikte “içsel insanı” kapsar.
Gölge ile yüzleşmek cesaret ve güç ister, çünkü sonuçta bizim için muamma olan güçlü bir yönümüzle karşılaşıyoruz.
Bu, olgunlaşma sürecinin kendimize ilişkin önemli şeyleri öğrenebileceğimiz merkezi bir bölümüdür.
Her ego, hiç özeleştiri yapmadan kendisini hep tümüyle iyi yönüyle gösterme konusunda özel bir yeteneğe sahiptir.
Sevdiği, değer verdiği insanın kaskatı egosunu sarsmamak için, sözde “incitmemek” adına ona ayna olmayan yakın çevresi gerçeği de söyleyemez ve ego şişinmekten patlayacak kıvama gelir.
Ego, haklı ya da haksız demeden her durumda kendini ve sevdiklerini savunmaya geçer.
Objektif düşünememek, kendine dahi yalan söylemek bir gölgedir.
Oysa kendi bütünlüğümüzü, bize ait olan gölgeyi fark etmeden ve kabul etmeden bulmak imkânsızdır.
Bütünlüğümüz için gölge yönlerimiz eksiktir, çünkü biz onları kendimize itiraf etmek istemeyiz ve onlar bizim kusurlarımız, zayıflıklarımız, bağımlılıklarımız ve tutsaklığımızın temeli olarak kalırlar.
Bizde eksik olan şey sonunda bize sahip olur.
Onu unutmamamız için, bizi tekrar tekrar aşağıya sürüklemek yoluyla dikkatimizi çekmeye çalışır.
Kadim Mısır kültürü çerçevesinde, en üstün nitelikli başrahip sayılan Firavun’un önemli özelliklerinden biri, gölgesinin olmadığı inancıdır.
“İlâhî kelâm”ı temsil eden Firavun’un en güçlü olduğu zaman, Güneş ışıklarının yeryüzüne tam dik olarak aksettiği, her yerin aydınlık, gölgelerin yok olduğu andır.
Gölgeler yok olduğunda tecelli, yansıma, gölge tek varlıkla bütünleşmiş olur.
Gölgeler yok olduğunda, hakikati aramak için yolcu gönül gözünü açmıştır.
İbn-i Arabî, “Âlem Hakk’ın gölgesidir.” demiştir.
Jung’a göre, benliğe ulaşma yolunda kişi ilk önce kendi gölgesi ve anima/animus’u ile yüzleşmelidir.
Kişinin gölgesi ile yüzleşmesi “cesaretin ilk adımı” diye nitelenir. Kimileri için bu, kişiliğin karanlık yüzü ile karşılaşmak çok rahatsızlık vericidir. Zaten bu işi yapmamızın sebebi de budur, çünkü bu kabullenemediğimiz duyguları dışarı yansıtırız.
Kendi duygularımızı sahiplenip, gölgemizi yansıtmaktan kurtulmanın en büyük avantajı dünyayı daha aydınlık görmeye başlamaktır.
En kutsal yol, kişinin kendi arayışı için çıktığı yoldur.
Yolculuk içe doğru başlar.
Kendi cehennemine inip, kendi ejderhasını tanımayan, iyi ve kötü yönleriyle bütünleşmeyen, gölgelerini, yani eksik yanlarını, fark etmeyen yolcu ya da şövalye yolculuğa çıkamaz, bütünleşemez.
Kendini bilmek, tanımak, aramak, ne aradığını bilmek, anlamak, idrak etmek, eyleme geçmek ve kendini gerçekleştirmek gereklidir.
Aynayı önce kendimize tutmak, önce kendi içine bakmak gerekliliğindendir.
Büyük çoğunluk, gördüğünden hoşlanmayacağı için bu yolculuğa baştan çıkmaz ya da gördüğünü görmezden gelir.
Freud’un ortaya attığı “kişisel bilinçdışı” kavramına Jung, “kolektif bilinçdışı”nı eklemiştir.
Kişisel bilinçdışını kompleksler yönlendirirken, kolektif bilinçdışını “arketipler” şekillendirir.
Arketip, içgüdüsel davranış ve algılama biçimleridir ve bunların izi rüyalarda ve mitolojik hikâyelerde bulunabilir.
Uygar olabilmemiz için gölgemizdeki hayvansı eğilimleri evcilleştirmemiz gerekir. Gölgenin olumlu tarafı, insani gelişim için gerekli olan yaratıcılığın, içgörünün ve yoğun coşkuların kaynağı olmasıdır. Ego ve gölge işbirliği yaptığında kişi kendini yaşam dolu ve canlı hisseder. Gölgenin reddedilmesi, kişiliğin sönük kalmasına neden olur.
Gölge, egonun başkalarından saklamayı istediği, ruhu ile ilgili utanç duyduğu, görmezden gelmeyi yeğlediği, alt, uygarlaşmamış ve hayvani nitelikleridir.
Biz gölgemizi bir kişiye ya da bir olaya yansıtarak deneyimleriz.
Güce susama, aydınlanma ile övünme, gerile gerile kendini “bir bilen” olarak görmek, seçilmişlik duygusu ile şişinme ve bir guru hastalığına teslim olma tehlikeleridir; tıpkı kendini söndürüp büyük bütünün hizmetine hiçleşerek hizmet edeceğini sanan gibi.
Yolda uygun ve dengeli tavrı takınmak önemlidir.
İlerlemek isteyenin önce yeraltı denilen âleme inmesi gerekir; kimse “yeraltı”na inmeden göğe çıkamaz.
“Mars gezegenine ulaşmak, kendi kendine ulaşmaktan daha kolaydır.” der Jung.
Yani bireyin önce kendini bilmesi gerekmektedir.
Ezoterik öğretilerde, “Bilgin arttıkça, ışığın da artacak, bir gün gelecek ışık olacaksın ve gölgen olmayacak.” denir.
Gölgeler genellikle şöyle tanımlanır: “Benlik duygularımıza gem vurmamızı engellemeye çalışan olumsuzluklar, anlık tutkular, arzularla bezenmiş şöhret ve servet illetleri, maddecilik, bencillik gibi negatif etkiler.”
Kimi görüşe göre: “Bedenlerin, ruhların basit gölgelerinden başka bir şey olmadıkları söylenebilir.”
“Görüşünüz, yalnızca kalpten bakabildiğinizde berraklaşır. Dışarı bakanlar düş kurar, içe bakanlar uyanış yaşar.” der Jung.
İç âlemin hâkimine vicdana başvurmak gereklidir, zira insanı kendinden daha iyi tanıyacak kimse yoktur.
Ezoterik öğretiler, aklın, bilimsel bilginin, imanın ve sezginin, yani madde ve mananın birbirini tamamladığı kanısındadır; tıpkı gölgenin ışığı tamamladığı gibi.
Egomuzun pohpohlamasını dinlediğimiz sürece kendimiz hakkında çok az şey biliriz.
Ancak, eğer gölge yönümüzle yüz yüze gelir ve onun bize ait olduğunu fark edersek, o zaman gerçekten ışığı görürüz ve bu bizim daha başka ne olduğumuzdur.
Gnostikler bu yüzden kötüyü “cennetten düşmüş kırık bir ayna”ya benzetirler.
Kendi görüntüsü olmayan bir ayna. Ona bakan herkese o ayna olmadan göremeyeceği bir görüntü veren ayna.
Gerçek görev daima iyileşme ve bütünleşmedir.
Her kim yolu tamamlarsa, kendisi tamamlanmış olur. Ancak bu, “kendi doğasını bastıran ve ona engel olan değil, aksine onu gerçekleştiren kişi olabilir.”
Ezoterik öğretinin yolcusu, inisiye, yani kahraman, kaybedilen cenneti bulmuştur. Dersler öğrenilmiş, sınavlar geçilmiştir. O artık bütündür.
Jung şöyle der: “Mükemmellik; ‘perfect’ demek değil, bütünlenmektir.”
Referans Yazar: Berk Yüksel
Not:
Teorik Çerçeve: Kolektif Bilinçdışı ve Arketipler
Jung’a göre kolektif bilinçdışı, bireyin kişisel deneyimlerinden bağımsız olarak insanlığın ortak bir bilinçdışı havuzunu temsil eder. Bu havuz, insanlığın tarih boyunca biriktirdiği deneyimlerin, mitlerin, sembollerin ve arketiplerin bir yansımasıdır. Arketipler ise bu kolektif bilinçdışının yapı taşlarıdır; evrensel, kalıplaşmış imgeler ve davranış modelleridir. Örneğin, “anne”, “kahraman”, “gölge” veya “bilge yaşlı adam” gibi arketipler, tüm kültürlerde farklı biçimlerde ortaya çıkar.
Arketipler, bireyin bilinçli zihninde doğrudan görünmezdir, ancak rüyalar, mitler, sanat, edebiyat ve günlük yaşamda semboller aracılığıyla kendilerini ifade ederler. Jung, bu arketiplerin bireyin psikolojik gelişiminde (bireyleşme süreci) önemli bir rol oynadığını savunur.