👁️ 258 Okunma
Saat 23:00, klavyemin başına geçtim. Ayda iki ya da üç kere yazdığım Pazar yazısının konusu bu hafta ne olacak?
Bu konuda her hafta, önce bir karar veririm. Ancak bilgisayarımın başına geçince etkilendiğim ya da ilham aldığım olay ve öyküleri yazmak daha çok hoşuma gider. Planladığım yazıyı yazmadığım olur. Bu hafta da yazımda bu pandemi döneminde yaşamıma giren ve beni etkileyen kişi ve bilgilerden esinlenerek karma bir yazı yazacağım.
TanerOzdes.com.tr web sayfamda, 300’ün üzerinde yazdığım Pazar yazılarının yeni kapağı, sevgili Eda sayesinde bugün yayına girdi. Yazmak, ruhuma ve zihnime çok iyi geliyor. Bu kesin. Geçmişe baktığımda, yazmış olduğum bu yazılar, yaşamımın özeti oluyor.
“Çok kitap okuyanlar, sonunda iyi birer yazar oluyor.” diye bir söz ve ayrıntılarını okudum bugün. 34 yaşına kadar yeterince kitap okumayan bir kişi – ben – de 1300’ün üzerinde kitabı yirmi yılda okuyarak sonunda yazar oluyor. Okul çağlarında da kalemim kuvvetliydi. Hocalarımın dikkatini çekmiştim ama dilbilgisini pek sevememiştim. Aynı, kuralları sevmediğim gibi. 57 yaşında, Türkçe ve konuşmam üzerine daha fazla uğraşmam gerektiğine karar verdim.
Bu kararı vermemde iki kişinin önemli rolü oldu. Biri, Sevinç Satıroğlu; öteki ise B Biledeğil. “Kim bu kişiler?” diye bana sorduğunuzu duyuyorum. Covid-19 döneminde yaşamım o kadar değişti ki, çağ atladım diyebilirim. Esnek olma ve çok hızlı uyum sağlama yeteneğimin yararını pandemi döneminde fazlası ile gördüm. Yapabileceklerime odaklandım.
Pandeminin etkisi bazılarımız üzerinde olumsuz, bazılarımız üzerinde ise olumlu oldu. Yavaşlamanın ve daha az etkinlikte bulunmanın o kadar da kötü bir durum olmadığını anladım. Covid-19’dan üç ay önce, eşimin, kitaplarımdan kurtulmak ve kendine yatak odamızda yer sağlamak için yaptırdığı kütüphane, bu dönemde bana soluk aldırdı. Öncesinde bu projeye karşı çıkmıştım. Şimdi ise eşime minnettarım.
1300 kitabım ve ben, bir odada mutlu bir biçimde yaşıyoruz. Spotify’ın hakkını da yememek gerek. Günün her saatinde zihnime göre istediğim müziği seçebilme olanağı muhteşem bir deneyim. 70’in üzerinde canlı yayını da bu odada gerçekleştirdim.
Çok hareketli bir yapıya sahip olan ben, bu dönemde nasıl oldu da bu duruma gelmiştim. Bu satırları yazarken hemen “hiperaktif” sözcüğünü “ FaRkLaR.net ” sayfasından kontrol ettim ve doğru sözcüğün “hareketli” olduğunu öğrendim. B Biledeğil. Bu bir ad ve son ad(“soy” ve “adı” gövdemizle ve dirimbilimle ilgili olduğundan, “soy” yerine son ya da ikincil ad olarak kullanmayı yeğliyor). Adını bu biçimde değiştirmeye karar vermiş. Nedenlerini uzun uzadıya yazmayacağım; merak ediyorsanız, Bbiledegil.com bağlantısından okuyabilirsiniz. Kendiyle LinkedIn üzerinden tanıştım. Bu dönemde tanışmaktan mutluluk duyduğum biri.
Her Cumartesi günü, saat 11.00’de, Sevinç Satıroğlu’ndan diksiyon ve güzel konuşma üzerine ders alıyorum. Bu konuda yıllardır kendimle mücadele etsem de bu konuda ders almamın benim için yararı olacağına en sonunda anladım ve konuşmamda olumlu gelişmeleri gördükçe ne kadar doğru bir karar verdiğimi anladım. Sevinç Satıroğlu ile çalışmanın da önemli bir ayrıcalık olduğunu belirteyim.
Türkçe’mizin pek kolay bir dil olmadığını da anladım. Ana dilimizi öğrenmek zorunda olma düşüncesi bana en başta çok saçma gelmişti.
Pandemi döneminde yaşamımıza Netflix, Zoom, Spotify ve Clubhouse girdi. Sosyal medyada geçirilen süreler, sokağa çıkma yasakları ile yaşamımızın büyük bölümünü almaya başladı. İnsanın sosyal bir varolan(mevcut) olması, bunun ciddi bir gereksinim olması, bireylerin sosyal medya alanına yönelmesine neden oldu.
Dünyada her şey değişiyor; değişmeyenlerin başında, siyasette kadroların niteliksizliği de bu dönemde bireylerin dikkatini çekmeye başladı. Dünyanın bu duruma gelmesinin sorumluları olsa gerek!
Politikacıların değişmemesinin en önemli nedenleri arasında; eğitimdeki artan yozlaşma, işsizlik, yoksulluk ve bireylerin bencilliğini sayabilirim. Bir bireyin var olma gereksiniminin o bireyin çok sayıda yanlış seçim, yeğleme ve karar vermesine neden olduğunu da anladım.
Bunun daha yetkin örneği, Z kuşağı. Kendilerini farklı ve özel “görerek” sürekli ayrışma gereksinimine bazı açılardan olumlu bakarken, bazı açılardan da dünyaya bakışlarının bencilce ve öznel olduğunu düşünüyorum. Bunun sorumlusunun sadece kendilerinin olmadığını kabul etmemiz gerektiğini belirtmek isterim.
Yaşamımıza giren yeni hafta sonu gazetesi Oksijen’de, bu konuda okuduğum bir haber, bu düşüncemi doğruluyordu: “Dijital kahkahayı yıllar boyunca aynı biçimde kullanmamız, Z kuşağının bu simgeyi samimiyetsiz bulmaya başlaması ile Kurukafa simgesi, bu kuşağın yeni yeğlediği simge olmuş.” Nedeni ise yeni kuşak, gülmekten öldüklerini belirtmek için kurukafayı “uygun bulmuş”.
Edebiyatçı olan Mario Levi ile gerçekleştirilen bir söyleşi dikkatimi çekti. Şöyle diyor: “Hızla geçirdiğimiz günlerimizde yaşamımıza her an renk katabilecek çoğu ayrıntıyı kaçırıyoruz. Bu ayrıntılar, çevremizdeki çoğu kişiyi görmemizi de engelliyor. Çok yaşlı bir kadın, bir akşam vakti, bir balıkçı tezgâhının önünde neden uzun uzun durur? Bir kafede garsonluk yapan genç kızın dövmelerinin arkasında hangi düşünce ve duygular vardır? Genç bir adam, neden bir çocuk parkının banklarında tuttuğu takımın giysisiyle oturur?…” Devam ediyor: “Tüm yazdıklarıma karşın o özgüven sorunumdan hiç kurtulamadım. Bazı şeyleri eksik yaptığıma inandım daha çok. Başka yazı yolcularının neden bazen o sevimsiz kibire kapıldığını da bu yüzden anlayamıyorum. Yazmak, bir keşif yolculuğu. Ustalık yok ve sürekli kendi çırağımızız.” Tüm söylediklerine katılıyorum.
Yazımı yazarken, bir yandan da Clubhouse’daki sohbetleri dinliyorum. İki üç kişi konuşuyor, beş bin kişi dinliyor. Nedir bunun güdüleyicisi, halen çözemedim.
Oksijen’de, Bekir Ağırdır’ın yazısı da dikkatimi çekti. Şöyle yazmış… ”Kendine âşık, çevresine uzak toplum, Türkiye’de istenilen topluma dair değerleri sıralıyor: yüzde 70 adâlet, yüzde 43 ahlâk, yüzde 39 güven, yüzde 35 saygı, yüzde 35 huzur. İlk beş, tümüyle soyut değerler, tanımlar. Türkiye’nin yeni bir öyküye ve siyasete gereksinimi var. ”Boğaziçi Üniversitesi’nde olan olaylara da tepkimi belirtmek isterim. Yine anlamakta güçlük çektiğim “siyasi bir karar”.
Tüm dünyada artan yoksulluk ve adâletsizlik, gönenç(refah) seviyelerinde kapanamaz büyüklükte farkların oluşması, geleceğin belirsizliği ve karmaşıklığı herkes gibi beni de düşündürüyor.
Öbür yandan, iki oğlumun geldiği noktaya bakıyorum. Biri, erken yaşında kendi işini kurmuş, öteki oğlum ise Kanada’da yaşamaya karar vermiş. İkisi de yaşam arkadaşlarını bulmuş ve yaşamlarındaki daha iyi noktalara ilerlemek üzere ellerinden geleni yapıyor. İkisi de mutlu, umutlu ve huzurlu. Bu da beni mutlu ediyor. Her ne kadar yazdıklarım bunun tam tersini belirtse de bireylerin kendi yaşamını tasarlama olanağına sahip olduğu bir dünyada yaşıyoruz.
Her zaman ve öncelikle, ne “yapamayacağıma” değil ne yapmayabileceğime(ihtiyâr) ve yapabileceğime(irâde) bakıyorum. Kendi sorumluluklarıma ve etki alanıma bakarak geleceğe doğru kararlar veririm. Belirsizliğin ya da karmaşanın, beni umutsuzluğa sürüklemesine fırsat vermem.
Gözüm, Oksijen’deki bir habere takılıyor. Google ve Facebook’a diz çöktüren Avustralyalı. Gazeteciliğe kırk iki yıl önce “copy boy” olarak başlayan Robert Thomson, Financial Times Weekend, The Times, The Wall Street Journal gibi gazetelerin genel yayın yönetmenliğini yapmış. Şimdi Murdoch Medya Grubu’nun başında. İşte Google ve Facebook’u çeyrek trilyon dolarlık reklam gelirini paylaşmaya zorlayan, 1.88’lik sessiz, sakin adam. Bu yazı, bana yine güç verdi. Babası bir pub’da barmenlik yapıyormuş. Birkaç yıl sonra Melbourne yakınlarına taşınmışlar. Okumaya meraklı olan babası, Melbourne’nun büyük gazetelerinden the Age’de düzeltmenlik işi buldu. Her akşam, eve gazetenin ertesi günkü baskısıyla geliyordu. Robert’in gazete sevdâsı işte böyle başladı. Copy boy, haber aslının kopyalarını birbirinden ayırır, sonra “copy” diye bağırarak yazı işleri odasına girerdi. Haberin bir kopyasını editörlerin önündeki sepete bırakırdı.
Thomson’un yazısını okurken dün akşam Netflix’te seyrettiğim Ottoman Empire dizisindeki Fatih Sultan Mehmet’in İstanbul’u alarak dünyanın gidişatını nasıl değiştirdiğini hayranlıkla izlediğim aklıma geldi. Bir olanaksızı gerçekleştiriyor. Ya başaramasaydı, Türkiye diye bir ülke olur muydu?
Her bireyin yeğleme olanağı ve hakkı vardır. Sorumluluk almak ya da kurban rolünü kabul ederek başkalarını ve koşulları “suçlamak”.
Covid-19 sonunda da bireyleri bekleyen, bu yeğlemedir:
Ya kurban olmak ya da bir İmparator gibi davranmak!
Dünyayı kurtaracak olan da bu yeğlemedir!
Dünyayı kurtaracak olan, cesarettir!
Elizabeth Kenny’nin şu sözü, bir kişi için söylenilmiş ne muhteşem bir söz.
“Tüm yaşamını koyun gibi geçirmektense bir gününü aslan gibi yaşa.”
Sevgilerimle,
Taner Özdeş