👁️ 257 Okunma
Kırklareli’nde en sevdiğim huzur yuvalarından biri olan Dessera Bağ Evi‘nde oturuyorum. Hava çok soğuk, kar soğuğunun etkisiyle camdan dışarı bakıyorum ve düşüncelere dalıyorum.
Gözlem yapmak benim için adeta bir meditasyon haline geldi. En çok da düşüncelerim, işte böyle anlarda şekilleniyor.
Ramazan Bayramı’nda, otelin restoranında çalışan birkaç genç üniversite öğrencisi dikkatimi çekti. Tatilde ek gelir elde etmek için canla başla çalışıyorlardı. Yüzlerindeki enerji ve gözlerindeki parıltı, içlerindeki azmi ve hayalleri açıkça yansıtıyordu. Söylemeseler bile, bir şeyleri başarma isteğini hissetmek mümkündü. Her biri, geleceğe dair umutlarını ve hayallerini sımsıkı kucaklamış gibiydi.
63 yaşında bende de…
Hâlâ içimde belli konularda arzu ve hedefler taşıyorum. Bunun sebebi paylaşma tutkusu ve yaşamda elde ettiğim şeylere duyduğum derin şükran duygusu.
Ve evet, enerjim de var.
İlber Ortaylı, her yaşın kendine özgü olduğunu kitabında yazmıştı. Ben de yaş sınırlarını kabul etmeyenlerdenim. 50 yaşımda, yaşamla ilgili bir endişe taşımıştım ve bu duygularla “50 Yaş Gözüyle” adlı bir kitap yazmıştım. 50 yaşından sonra bazı şeyleri yapamayacak mıydım?
O zamanlar bunun cevabını bilmiyordum. Ancak 60 yaşından sonra kendimi çok daha iyi hissetmeye başladım.
60 yaşında, İstanbul Boğazı’nı (Kıtalararası Uluslararası Yüzme Yarışları’nda) son kez geçtim. Daha önce 6 kez İstanbul Boğazı’nı ve 3 kez Çanakkale Boğazı’nı geçerken iyi dereceler elde etmiştim. Ancak bu son yarıştan sonra devam etmek istemedim. Çünkü içimde yeterli amaç hissini kaybetmiştim.
Kendime şu soruyu sordum: “Neden yarışmaya devam etmeliyim?” 7 kez yüzmüşken, bundan sonra ne için yüzecektim? Amacım ne olacaktı?
Şimdi 63 yaşımdayım ve 65 yaşıma özel bir kez daha yüzsem mi diye düşünmüyor değilim 😊
Bu duygu ve düşüncelerle yazarken, kariyerlerinin zirvesinde bırakan birçok sporcuyu düşündüm. Zirvedeyken bırakmayı başaranları ve bunu yapamayanları… Hülya Avşar’ı her zaman takdir etmişimdir. Ancak şimdi, ne için ısrar ettiğini merak ediyorum. Dünyanın en ünlüleri, neyin peşinde bu kadar çaba sarf ediyor?
Örneğin, dünyayı kaosa sürükleyen Trump ve benzeri liderler neyin mücadelesini veriyor? Dünyayı savaşlara sürükleyen liderlerin akıllarından neler geçiyor? Bir insan, dünyaya neden bu kadar zulüm ya da kötülük yapmak ister ki?
Hitler, 7 milyon insanı öldürürken nasıl bir motivasyona sahipti? Öte yandan, yaşamını ülkesi için feda eden Gandhi’nin motivasyonu neydi? Aynı dünyada, bu kadar zıt uçlarda yer alan bu iki insanın hareketlerini ne şekillendirdi?
Son zamanlarda, insanların birbirine zarar vermesi, hatta çocuk yaşta şiddete başvurması beni derinden düşündürüyor. Özellikle Amerika’da okullarda yaşanan silahlı saldırılar ve gençlerin diğer öğrencileri öldürmesi gibi haberleri her okuduğumda hayrete düşüyorum. Bir insan, başka bir insanın canına neden kıyar? Bu sorunun cevabını bulmak, hem bireysel hem de toplumsal olarak büyük bir önem taşıyor.
Savaşlar da bu sorunun başka bir boyutunu oluşturuyor. Tarih boyunca milyonlarca insan, savaşlarda hayatını kaybetti. Ancak savaşan tarafların liderlerinin ya da askerlerinin “Bunu ülkem için yaptım” gibi açıklamaları bu eylemleri ne kadar haklı çıkarabilir? İnsan hayatının kutsallığı, hangi gerekçeyle olursa olsun, göz ardı edilebilir mi?
Amacım, kimseyi suçlamak ya da yargılamak değil. Aksine, insan hayatının değerine ve barışın önemine dikkat çekmek istiyorum. Şiddet ve savaş, çözüm değil; aksine daha büyük sorunların kaynağıdır. Bu nedenle, bireyler ve toplumlar olarak barışa ve uzlaşıya daha fazla odaklanmamız gerektiğine inanıyorum.
Diğer yandan, torunumu Lal’i izlerken onun sonsuz enerjisi ve hayal gücüyle saatlerce oynaması beni çok etkiliyor. Bu enerjisini kıskanmıyor değilim. Bir bebek bu kadar enerjiyle doğuyorsa, bu enerjinin ileride bir ölüm makinesine dönüşmesi ne kadar üzücü, değil mi?

Okul çağlarımda çok kitap okuyan bir öğrenci değildim. Ancak şimdi, psikoloji ve felsefe dahil binlerce kitap okuyan birine dönüştüm. O yıllarda insanın ve toplumun sorunları neyse, bugün de şekil değiştirerek temelde aynı kalıyor.
Kuzenimin kızı da anne ve babasının arasında kalarak psikoloji ya da sosyoloji okuma konusunda bir çelişki yaşıyor. Bu durum, bireyin kendi seçimlerini yaparken çevresel etkilerin ne kadar güçlü olduğunu bir kez daha gösteriyor.
Şunu gözlemliyorum: toplumun kültürü ve çevresi bireyin üzerinde aileden daha etkili olabiliyor. Sosyal medyanın da duygu ve davranışlarımız üzerinde günden güne daha çok etkili olduğunu gözlemliyorum.
Bu yazımı yazarken bir annenin kızıyla konuşmasına tanık oluyorum. Söylediklerinin ileride kızının üzerinde etkisini düşünerek en fazla bilinçli konuşuyor.
Anne ve babalar, bir insan yetiştirirken bu sorumluluğun farkında mı?
Özgüven ve cesaret günümüzün en önemli yeterlikleri arasında; bunlara sahip olmayanlar toplumda ya etkisiz ya da özgüvensiz hayallerinin peşinden cesurca koşamıyorlar.
Sorumluluk almak ve risk alabilmek, bugün insanları birbirinden ayıran en önemli özelliklerden biri. Düşüncelerini açıkça ifade edebilmek ve kendini doğru bir şekilde anlatabilmek ne kadar önemli, değil mi? “Hayır” diyebilmenin ve sınır koyabilmenin önemi ise ilerleyen yaşlarda çok daha iyi anlaşılıyor.
Peki, istediğimiz hayatı yaşamanın bedeli nedir? Arzu ve hayallerimize kavuşmak, bir yaşamda ne kadar değerli? Bu sorular, yaşam yolculuğumuzda kendimize sık sık sormamız gereken en temel sorular arasında yer alıyor.
Biz erkekler için iş her şeyimiz, hatta kimliğimiz değil mi? Biraz önce bahsetmiş olduğum anne çocuğuna bir şeyler anlatırken, kocası ne yapıyordu? Sıkılmış bir şekilde cep telefonu ile oynuyordu. Bir annenin sabrı ve fedakârlığı bir babaya göre tarif edilmeyecek kadar farklıdır.
24 Şubat’ta babamı kaybettik. Çok üzüldüm. Arkasında yazmış olduğum yazılarla onunla ne kadar gurur duyduğumu ifade etmeye çalıştım. Annem, babamın öldüğü gün düşüp kalçasını kırmış, iki gün sonra da ameliyata alınmıştı. Her şey o kadar ani oldu ki annemle babamı konuşamadık bile. Annem hayatı boyunca hiç çalışmamış, mutlu ve doyumlu bir kadındı. (Bir konuda YouTube’da söyleşi bile yapmıştık; bütün hayatını çocuklarına adamıştı ve babamın arkasında büyük bir destekçisi olmuştu.) Kadınların yaşamları bir amaç ya da hedef ile sınırlı değildir! Koşulsuz sevgileriyle dünyayı aydınlatırlar.
Yaşamda, istesek de istemesek de her şeyin bir sonu vardır. Ancak önemli olan, yaşamda ne elde ettiğimiz değil, arkamızda hangi izleri bıraktığımızdır. İlber Ortaylı’nın ölümü, bunu en net ve güzel şekilde doğrulamıştır. O, ardında o kadar büyük bir bilgi, tecrübe ve birikim bırakmıştır ki her kitabı, her konuşması adeta bir ders kitabı niteliğindedir.
Hayatın sonlu olduğunu bilerek yaşamalıyız. Sahip olduğumuz hiçbir şey bizi temsil etmemeli; bizi temsil eden, geride bıraktıklarımız ve yetiştirdiğimiz insanlar olmalıdır. Temsil ettiğimiz değerler ve yaptıklarımız, bizi hatırlatmalı.
Mustafa Kemal Atatürk, bunun en güzel örneği değil mi?
Yaptıkları kadar, geride bıraktıkları miras ve değerler de onu temsil etmektedir.
Karakterin mükemmelliği ; her günü son günüymüş gibi, telaşsız, uyuşukluktan uzak ve maskesiz yaşamaktır.
Marcus Aurelius
Sevgilerimle,
Taner Özdeş
Not: Annemle yapmış olduğumuz söyleşiyi izlemek isterseniz: YouTube Söyleşi