👁️ 247 Okunma
Çok sevdiğim Uğur eniştemi geçen gün defnettik. Mekânı cennet olsun. Karacaahmet Mezarlığı, büyük bir kent gibi. Oradaki görevliler ile sohbet ederken, bazı çok eski mezarların yolun altında kaldığı, Roma devrinden kalmış eski mezarların bile bu bölgede olduğunu söylediler. Son durak, kim olursanız olun, aynıdır, mezarlıktır.
Ölüm, kaçınılamayan bir durum ve yaşamın bir gerçeği olduğundan, bu kaçınılmaz gerçekle karşı karşıya kalan birey, ister istemez onu kendince yorumlamak durumunda kalmıştır. Kimi düşünür, ölümü yaşamda kazanılan her türlü başarıya son noktayı koyan bir felâket, yaşamda kalındığı sürece üzerinde kesinlikle düşünülmemesi gereken bir durum olarak görürken, kimi düşünür de yaşamın gerçek anlam ve değerinin ancak ölümle kazanıldığını belirterek, bu anlamda ölümün kötü değil iyi bir olgu olarak değerlendirilmesi gerektiğini ileri sürmüştür.
İnsanlığın, bu kadar gelişmişliğine karşın ölüm yokmuş gibi yaşaması beni her zaman şaşırtmıştır. Bu kadar “hırs, para, güç” ne için? Yanımızda götürme olanağımız yok!
Dün sabah, Sözcü gazetesini okuyorum: “İnsanlık öldü”, “Akdeniz’de yaşanılan faciada ölü sayısının 170’i aşabileceği açıklandı”. Sözcü gazetesinin üçüncü sayfasındaki haberler de beni dehşete düşürüyor. Oğlunu ırmağa atan baba, Pendik’te makas dehşeti, ölüm tehditleri yüzünden otomobilde yaşayan bir kadın.
Ekonomide ard arda gelen Bitcoin vurgunları, Covid-19 aşısı sahtekârlıkları, sahte altın vurgunları.
Siyasetin yeryüzünde hangi noktaya geldiğini yazmaya bile gerek yok. “Siyaset eşittir ahlâksızlık” kabullenilmiş gibi ve kimse bu konuda sesini çıkarmıyor. Sosyal adâlet sağlanmadan bir toplumda huzur, düzen ve ahlâk sağlamak olanaklı mıdır?
Bunları birey olarak engelleme olanağımız var mı?
Dünya daha mı iyiye, yoksa daha kötüye mi gidiyor?
Bunlara yanıt vermek yerine, kendime şu soruyu sormak istiyorum: “Dünyanın daha iyi bir yere gelmesi için başka neler yapabilirim? Hangi sorumlulukları alabilirim?”
Bir sabah, Metro’ya yürürken, bir annenin, ilkokul çağında çocuğuna bağırışını duyuyorum:
“Geri zekâlı…”
Buna benzer sözleri, ebeveynlerin çocuklarına yaptığına hep üzülerek tanık olurum:
“Aptal, salak, senden bir cacık olmaz, senden bir b.k olmaz.”
Bu sözlerin o çocuğun yaşamında yaratacağı yıkımı bir düşünün. Bu çocuk, ileride kendine güvenir mi? Cesaretli olur mu? Risk alır mı?
Ülkemizin doğusunda yaşayan genç kuşağın işi çok daha zordur. Aileden eğitim alamazlar, sevgi görmezler, her yerde okul yoktur; olsa da terör olayları yüzünden ya da öğretmen atanamamasından dolayı eğitimleri kesintiye uğrar. Tüm sorunlara karşın çok sayıda başarı öyküsüne de tanık oluruz. Umudunu yitirmeden başarıya ulaşmış o kadar çok örnek var ki. Yakın zamandan bunun en güzel örneğine, Mardin doğumlu Aziz Sancar’ın(Prof.), Kimya Nobel’ini almasını sayabilirim. Her ne kadar yurtdışına gitme kararı vermiş olması ülkemiz için bir kayıp olsa da!
Sancar, Mardin Savur’da, sekiz çocuklu aileden, ABD’deki akademik yaşama uzanmıştı. Ülkemiz için harika bir örnek oluşturmuştu. Bu başarıyı daha çok paylaşıp yaymalıyız.
Bu, Türkiye’nin kazandığı ikinci Nobel ödülü. İlkini Orhan Pamuk almış ve ne yazık ki çok eleştirilmişti.
Öteki dünya ülkelerine baktığımızda, Nobel ödülünü en çok kazanan ülkeler;
- ABD 356
- İngiltere 115
- Almanya 101
- Fransa 67 kere kazanmış.
Ne yapmamız gerekiyor?
Gençlerimize gerekli koşullar ve eğitim sunarak hiçbir ülkeden geri kalmadan aynı başarıları elde edebileceği inancını çocuklarımıza aşılamamız gerekiyor. Bu başarıya Türkiye’de doğan her bireyin ulaşabileceğini çocuklarımıza ve torunlarımıza daha çok anlatmamız gerek.
Bireyin gelişiminde önce aile, sonra çevre etkisi ve eğitim rol alır.
Yeni kuşaklara doğru “değerler” aşılanmalı, doğru inançlar ekilmeli ve sürekli cesaretlendirilerek toplumda oluşan “eziklik/değersizlik“ “düşünce ve duygusu” yıkılmalıdır. (Basında gördüğümüz onca trajik haberin nedenleri de çocukluk travmalarımıza dayanmaktadır.)
Ancak bu biçimde, Türk toplumu, ileri toplumlar arasında yer alır ve yükselir.
Çağımızın en önemli sorunu, “iyi bireyler yetiştirmek.”
İyi birey yetiştirmek, günden güne zorlaşıyor. Bu konuda, ailelere çok sorumluluklar düşüyor.
Aklıma İŞİD saldırılarındaki teröristlerin yaşının, ortalama yirmi olması geliyor.
İyi birey, önce ailede sonra okullarda yetişir. Ancak, toplum kültürü ve çevre, önünde sonunda bireyi olumlu ya da olumsuz etkiler. Bireyin kendini koruması için, içinin güçlü olması ve aileden sevgi ile büyütülmüş olması gerekir.
Evlilik, günümüzde çok hafife alınan, sanki bir doğum günü partisi biçiminde gerçekleştirilen ve gerçek sorumlulukların ve zorlukların bilincinde olmadan gerçekleştirilen bir yapı durumunu almıştır. Çocuk büyütmek ise ya aile büyüklerimize bırakılan ya da durumu yerinde olanlar için, yerli ya da yabancı yardımcılar eşliğinde, sorumsuzca ve bilinçsizce yapılmaktadır. Çalışan anneler için çocuk büyütmek, ciddi bir mücadeledir. Özelikle toplumumuzda babanın çocuk büyütmede rolü neredeyse yok gibidir.
Öğrenilen her şeyin yüzde 70’i, 0-6 yaş arasında, bu yüzde 70’in yüzde 50’si de 0-2 yaş arasında gerçekleşir. Bir çocuğun yaşamı, zihin sağlığı, özsaygı ve özgüveni, 0-6 yaş arasında anne ve babasından aldığı sevgi, saygı ve şefkat ile biçimlenir. Tüm olumsuz düşünce ve duyguların, korku ve kaygıların, alışkanlıkların, yürümeyen ilişkilerin, başarısızlıkların, parasal sıkıntıların, özetle bizi rahatsız eden her şeyin altında, anne karnındaki sürecin de bulunduğu geçmişte yaşanan olaylar vardır.
O nedenle, çocukların ufak yaşlardan itibaren yönlendirilmesi, bilinçlendirilmesi ve erişkin olduktan sonra da kişisel gelişim konularında eğitilmesi çok önemlidir.
Bunların dışındaki önerilerim…
Anne ve babanın tam uyum içinde olması, birbirine saygı ve sevgi içinde davranması. Ailenin önem ve değerinin çocuklara sadece anlatılmayıp bunların uygulanmasının çocuğun da bu değerleri görerek ve yaşayarak öğrenmesi sağlanmalıdır.
Bunun dışında, kimlerle arkadaşlık ettiği takip edilmeli, çeşitli hobiler edinmesi konusunda desteklenilmeli, özelikle spor yapması (takım sporları) özendirilmelidir.
Kendimizden örnek verecek olursam, iki oğlumuzu da ufak yaşlardan itibaren spor yapmaya ve sosyal olmaya yönlendirmemiz farkındalıklarını çok geliştirdi. Amacımız, kendine güvenen, sosyal zekâları yüksek bireyler yetiştirmekti.
Bu konu oldukça uzayıp gider. Bu yazıyla en azından bir farkındalık daha sağlamaya çalıştım.
Yazdığım konuları yankılandıracak, üzerinde düşünülmesi gereken bir sanatçı ile bir siyasetçinin farklı pencerelerinden anlamlı sözlerini de paylaşmak isterim:
Orhan Gencebay’dan…
“Mutluluğa en büyük engel, kişinin bencilliğidir.”
“Mutluluk, yürek ister. Cesaretini mutluluk için göster.”
“Bu dünyada en büyük savaş, kişinin kendiyle olan savaşıdır. Bencilliği yenen kişi, en büyük zaferi kazanmış demektir.”
“Adâlet, öncelikle bizim bakışımızda, gönlümüzde, aklımızdadır.”
Uruguay Cumhurbaşkanı Jose Mujica’dan:
“Zengin olmak isteyen kişi, önünde sonunda ruhunu şeytana satar. Bu, çağımızın bir hastalığı.”
“Mutluluğu, bitmek bilmeyen bir iştahla bazı şeyler satın almakta sanıyoruz. Böyle bir düzende bozulmak çok kolay.”
Bir toplumda, adâlet, refah, huzur ve mutluluk istiyorsak, bunu genelleyerek her şeyi suçlamak ya da sürekli birilerini birilerine şikâyet etmek yerine, kendi adımıza yapabileceklerimize odaklanmamız ve bu dünyaya bırakacağımız en büyük mirasın ise temiz kalpli, ahlâklı, öz-güvenli, ruh sağlığı yerinde bireyler yetiştirmek olmak olduğunun bilincinde olmalıyız.
Yönetim, adâlet ve eğitim, her şey, ahlâk içermek zorunda.
Bizi yok edecekler şunlardır: İlkesiz siyaset, vicdanı sollayan eğlence, çalışmadan elde edilen zenginlik, bilgili ama karaktersiz kişiler, ahlâktan yoksun bir iş dünyası, insan sevgisini aşağı itmiş bilim, özveriden yoksun bir din anlayışı. (Mahatma Gandhi)
Sevgilerimle,
Taner Özdeş