“Kırılmadan Güçlenemezsin | Taner Özdeş | TEDxSur
“Merhaba,
Bu anlamlı günde sizlere hitap etmekten onur duyuyorum. 19 Mayıs Atatürk’ü Anma, Gençlik ve Spor Bayramımız kutlu olsun.
Bir soruyla başlamak istiyorum: 63 yaşında bir insan kaç kere kırılmış olabilir? Bir düşünelim. Bu bir kemik kırığı değil. Bu bir hayal, bir ego, bir gurur kırıklığı. Ama şunu söyleyebilirim ki, bunlar arasında en az acı vereni kemik kırığıdır. En tehlikeli olan ise vasatı kabul etmektir.
İlkokuldayken sınıfın en kısasıydım. O kadar kısaydım ki, annem bana boy uzatma iğneleri yaptırıyordu. O zaman şöyle düşünmüştüm: “Demek ki bende bir eksiklik var.” Hatta hiç unutmam, sınıfta fotoğraf çekilirken bir balerin gibi parmaklarımın üzerine kalkıp diğer arkadaşlarımla aramızdaki boy farkını azaltmaya çalışırdım. İlkokulda vasat bir öğrenciydim. Notlarım ortalamaydı.
Sonra tabii ki lise sınavları geldi. Annem beni devamlı özel derslere götürüyordu, hem de en iyilerine. Bir faydası oldu mu? Olmadı. Çünkü okumakla ilgili çok fazla bir heyecanım yoktu. En iddialı yabancı liselere başvurduk. Bekliyoruz. Hiçbiri olmuyor. Hiçbiri olmuyor. Sonra bir mucize oldu: Avusturya Lisesi. Önce birinci yedek, sonra ikinci yedek, derken üçüncü yedek oldum. Gittikçe aşağı doğru gidiyoruz ve sondan ikinci olarak Avusturya Lisesi’ne girdim. Dedim ki, “Evren artık bana bir kapı açıyor.”
Avusturya Lisesi’ne girdikten sonra ne çok başarılıydım ne de çok başarısız. Ama tehlikeli bir yerdeydim: ortadaydım. Hatta şöyle bir mottom vardı: “6’dan şaşma, 7’yi aşma.” Bütün ortaokul ve lise hayatım böyle geçti. Hatta sınıftaki adım “Zebiner”di. Almanca’da “yedici” anlamına gelir.
Lise 2’de fizikten sıfır alarak bütünlemeye kaldım. Öyle böyle bir şekilde liseyi de bitirdik. Geldi üniversite sınavları. Hiçbir hedefim yok, hiçbir amacım yok. Ne istediğimi bilmiyorum. Ve herkes gibi dershaneye gittim. Ama dershaneye nadiren uğruyordum. Çünkü daha çok gezip tozmayı tercih ediyordum. Ayıp olmasın diye anneme, babama yine de sınava girdim. İstanbul Üniversitesi Alman Dili ve Edebiyatı bölümünü kazandım.
Bir gün aynaya baktım ve dedim ki: “Taner, senin bir yönün yok.” Ama hayatta şöyle kritik bir şey var: doğru arkadaş. Yakın arkadaşım Emre, Amerika’ya gitmeye karar vermişti. Amerika! Bir anda bakış açım değişti. Bir anda hayallerim oldu. Çünkü Amerika benim için üç şeydi: zenginlik, özgürlük ve sınırsız olanak. Artık bir amacım olmuştu: Amerika’ya gitmek.
Ama hiçbir fikrim yoktu. Nereye başvuracağım? Sınava girecek miyim? Babamın parası yeter mi? Hiç bilmiyorum. Neyse, öğrendim ve ekonomik sebeplerle denize yakın, bol güneşli tüm kamu üniversitelerine başvurdum. Tabii ki notlarım kötü olduğu için cevaplar gelmeye başladı: red, red, red.
Bir gün odama girdim. Bir mektup üzerinde “Miami Üniversitesi” yazıyor. Dedim ki, “Herhalde yeni bir mucize oldu.” Açtım mektubu okumaya başladım. Mektup şunu diyordu: “İstanbul’a geliyoruz, sizinle görüşmek istiyoruz.” Bazen yaşamda insanlar notlarınıza değil, niyetinize yatırım yaparlar.
Miami Üniversitesi yetkilileriyle görüştüğümde onlara notlarımı değil, hayallerimi sattım. Onlara neden Amerika’ya gitmek istediğimi, neden Amerika’da okumak istediğimi söyledim ve ikna ettim. Kabul edildim. Artık benim için yeni bir yaşam başlıyordu. Vasatlık gitmiş, tutkular gelmişti.
Fakat Avusturya Lisesi’nden mezun olmadan önce sevgili eşim Neylan’a aşık olmuştum. 21 yaşında nişanlandım, 22 yaşında evlendim. Amerika’dayken son iki yılda eşim benimle birlikteydi. Sadece ekonomik nedenlerle iki sene görüşemedik. Sadece mektuplar ve 5-10 dakikalık kısa telefon görüşmeleriyle iletişim kurduk.
Miami Üniversitesi’nde bambaşka bir Taner vardı. Çalışkan, sabah derslere giren, gece yarısına kadar çalışan, sürekli hareket halinde bir Taner. Bir yandan İngilizcemi geliştirmeye çalışıyor, bir yandan derslerime tutkuyla hazırlanıyordum.
Bir gün oda arkadaşım Can dedi ki: “Taner, sen hiç yorulmaz mısın?” “Yorulmam,” dedim. “Artık bir nedenim var.”
Artık çalışkan, tutkulu, hedefli bir Taner vardı Amerika’da. Yaşamak için sadece okumadım; bulaşık yıkadım, şoförlük yaptım, statta çalıştım, ikinci el halı sattım, matematik dersi verdim. Hatta okulun reklam dergisinde çalıştım. Türkiye’de yapmayacağım her işi yaptım. Çünkü artık benim için gururum değil, hedeflerim vardı.
Amerika’da tabii ki bir şekilde okulum bitmek üzereydi ve artık iş bulma zamanı gelmişti. Bu konuda kendime çok güveniyordum. İyi bir okuldan mezun olmuştum, 3.8 ortalamam vardı. Yani o Avusturya Lisesi’ndeki vasat derecelerle mezun olan Taner, pazarlama bölümünden 3.8 ortalamayla mezun olmuştu.
Okuldan mezun olduktan sonra iş başvurularına başladım. Kendime çok güveniyordum. “Ben hallederim,” diyordum. Fakat hayat benim düşündüğüm gibi olmadı. Başvurduğum işlerde bana teklif edilen ücretler, eşim ve benim geçimimize yetecek kadar değildi. Ayrıca Amerika’da kalmam için çalışma iznine, çalışma iznine sahip olmam için sponsora, sponsora sahip olmak için de çok güçlü bir şirkete ihtiyaç vardı. Bunların hiçbiri olmadı. Ne kadar denesem de olmadı.
Ama bir gün muhteşem bir fikir geldi aklıma: “Ben master yapayım!” dedim. “Hatta burs kazanayım, babamdan biraz daha destek alayım, sonra daha iyi bir işe girerim ve Amerika’da kalırım.” Plan harikaydı, mantıklıydı. Sınava girdim, geçtim ama burs almaktan çok uzaktım. İlk defa duvara toslamıştım. Tüm kozlarımı kullanmış, ancak başaramamıştım.
Hemen babamı aradım. Babam telefonda çok kısa konuştu: “Geri dön.” Tam böyle karnıma yumruk yemiş gibi oldum. Bu benim kırılma noktamdı. Tam bir kırılma noktası. İki seçeneğim vardı: Ya geri dönecektim ya da biraz daha dayanacaktım.
O sırada Amerika İçişleri Bakanlığı’ndan bir mektup aldım. Öğrenci vizem bittiği için üç ay içinde ülkeyi terk etmem gerektiği, aksi takdirde hapis cezasıyla karşılaşacağım yazıyordu. Ama ben yine de yoluma baktım. Hem Miami’de hem New York’ta iş aramaya devam ettim. Kapı kapı dolaşıyordum.
Hiç unutmam, takım elbisemi giyip Miami’de evden çıkıyordum. Nem oranı %90. Evden çıkıp arabaya girene kadar sırılsıklam oluyordum. Gömleğim her yerime yapışıyordu. Arabaya biniyor, kontağı çeviriyor ve buz gibi klimanın yüzüme üflemesini bekliyordum. Bu şartlarda hem Miami’de hem New York’ta tüm kapıları çaldım. Her kapıdan çıkışta kendime “Pes etmek yok!” diyordum.
Ancak gerçekler acıdır. Çalışma izni yok, sponsor yok, hiçbir avantajım yok. Tam bir kırılma noktasındaydım. Ne yapacağımı düşünürken bir gün bir telefon aldım. Türkiye Büyükelçiliği’nden arıyorlardı. “Taner Bey, İktisat Bankası Amerika’da okuyan öğrencilerle ilgileniyor. Sizin ilginizi çeker mi?” dediler. Tabii ki dedim.
Eşyalarımızı topladık, eşimle birlikte Amerika defterini kapattık ve Türkiye’ye döndük. Artık yepyeni bir hayat başlıyordu.
İktisat Bankası’nda oldukça başarılı bir kariyer yaptıktan sonra içimden bir ses “Daha fazlası, daha fazlası!” diyordu. Bir gün bir arkadaşımdan telefon geldi: “Lever’de bir iş fırsatı var, ilgilenir misin?” dedi. Hemen atladım, gittim ve işi kaptım. Lever’de kendime göre başarılıydım, çok çalışıyordum.
Ta ki bir gün insan kaynakları müdürü beni odasına çağırdı. “Taner,” dedi, “çok çalışkansın, çok başarılısın. Ancak bu şirkette önün kapalı.” Bu söz insanın egosunu ikiye böler. Yapacak bir şey yoktu, ayrıldım.
Sonra babamın da desteğiyle bir arkadaşının uluslararası reklam şirketinde çalışmaya başladım. Yine harika bir işti. Kendime göre çok başarılıydım, çalışıyordum. Bir gün babamın arkadaşı beni odasına çağırdı. “Tanerciğim,” dedi, “senin bu şirkette bir geleceğin yok.”
Sonra kendime dönüp baktım ve dedim ki: “Herhalde sorun bende. Nereye gitsem atılıyorum.”
Kısa dönem askerlik için başvurdum. Yaşım 27. Evliyim, iki çocuk babasıyım ve işsizim. 3-4 ay boyunca ne telefon çaldı ne de bir teklif geldi.
Tam o sırada bir gün gazetede çok ufak bir ilan gördüm: “Telerate bir satış müdürü arıyor.” Harika! Hemen başvurdum. Bana randevu verdiler. Atladım arabaya ama randevuma geç kaldım. Mecidiyeköy’de arabayı sokağın ortasına bıraktım. “Çekilsin, çekilsin!” dedim ve fırladım. Arabadan direkt firmanın olduğu binaya girdim. Asansörü bekleyemedim, yukarı doğru koşmaya başladım. 1. kat, 3. kat, 5. kat, 9. kata geldiğimde nefes nefeseydim. Sırılsıklam olmuş gömleğimle içeri girdim.
Ve çıktığımda yeni bir hayat başlıyordu. Kabul edilmiştim.
Kariyerimin en başarılı yıllarını daha sonra Dow Jones Telerate’de yaşadım. Satışı orada öğrendim. İlişki kurmayı, insanları okumayı orada öğrendim. Hatta Türkiye’deki en meşhur kitabım olan Satışın 10 Altın Kuralı da tamamen oradaki deneyimlerimden ortaya çıktı.
Bir gün genç yönetici iş insanlarının katıldığı bir etkinlikteydim. İçeri girdim, konuşmalar yapılıyordu. Bir “Hawaii” kelimesini duydum. “Tamam,” dedim, “ben de geliyorum.” Ama ne olduğunu bile bilmiyordum. Daha önce hiç duymamıştım.
Meğer o yıl Junior Chamber International (JCI) Derneği’nin dünya konferansı Hawaii’de yapılıyormuş. “Tamam,” dedim, “ben de geliyorum.” Atladım, gittim Hawaii’ye.
O zamanlar kişisel gelişim dünyası çok yeniydi. O yıllarda çok popüler olan bir isim, Tony Robbins, sahneye çıktı. Boyu 1.90, salon tıklım tıklım dolu. Birçok Japon iş insanı, hepsi ciddi takım elbiseler içinde. Tony Robbins birden zıplamaya başladı. Ama nasıl zıplıyor! O devasa boyuyla Japonlar da zıplıyor. O bağırıyor, Japonlar da bağırıyor.
Dedim ki: “Nasıl bir iş bu ya? Bayıldım! Tam bana göre. Ben bu işi yapabilirim. İnsanların enerjisini dönüştürebilirim.”
O gün bir şekilde kişisel gelişim dünyasına girme kararı verdim. Hatta beni oraya götüren Rıza Kadılar bir gün bana dedi ki: “Taner, sen Türkiye’nin Tony Robbins’i olacaksın.” Bir de böyle gaz verdi bana.
Türkiye’ye döndüm ve şunu fark ettim: Ben o zamana kadar gerçekten yaşamamışım. Bilinçsizce yaşamışım. Ama artık kendime yatırım yapmalı, kendimi geliştirmeliyim diye düşündüm.
34 yaşına kadar hiç kitap okumayan Taner, artık her gün kitap okuyordu. Her gün kitap okuyordu. Ve önce öğrenci, sonra öğretmen, sonra da yazar oldu.
Junior Chamber International (JCI) Derneği’nin “Eğitmenlerin Eğitimi” programına katıldım ve eğitimci olmak için sertifikamı aldım. Fakat sertifika almak tek başına yeterli değildi. Birçok eğitim vermeniz gerekiyordu. Saatlerce eğitim vermeniz ve sonunda büyük bir seminer düzenlemeniz gerekiyordu.
Tamam dedim, ben yaparım. O sıralar Boğaziçi Mezunlar Derneği’nin merhum başkanı Şule Hanım’a gittim. “Ben derneğinizde eğitim vermek istiyorum,” dedim. “Para da istemiyorum.” Tamam dedi.
Bir şekilde benim için bir organizasyon yapıldı. Çok iyi hazırlandım. Aynı burada olduğu gibi heyecanlıydım. Salonun kapıları açıldı, insanlar içeri doldu. Önce yer kalmadı, sonra insanlar ayakta kaldı. Çok başarılı bir seminer olmuştu.
Seminerden sonra bir iş insanı yanıma geldi. “Taner,” dedi, “sen bu işi çok iyi yapıyorsun. Bunu para için yapar mısın?” “Tabii,” dedim, “yaparım.”
Ve ondan sonra eğitim vermeye başladım. Sürekli eğitim veriyordum ve genelde iyi geri bildirimler alıyordum.
Bir gün yakın bir arkadaşım Vedat dedi ki: “Ya, bütün gün eğitim veriyorsun. Bunun kitabını niye yazmıyorsun?” Kendisine güldüm. “Ben hayatımda bir makale bile yazmadım,” dedim.
Ama şunu da biliyordum: Yaşamda başarı, hazır olduğunuzda gelmiyor. Adım attığınızda geliyor. Ayrıca iyi arkadaşlar sizi hep yukarı çeker.
Önce o zamanki online bir platform olan Max Haber’de bana bir köşe verdiler. Yazmaya başladım. Sonra başka bir arkadaşımla yazılar yazmaya başladım. Kalemim açıldı. Ve sonra kitap yazmaya başladım. Sürekli bir şekilde kendimi geliştiriyordum.
Bir anda önce öğrenci, sonra eğitmen, sonra yazar olmuştum. İşte Satışın 10 Altın Kuralı da böyle doğdu.
Daha sonra hayat çok güzel giderken yine bir kırılma noktası yaşadım. İnternetin dünyada yaygınlaşmasıyla Telerate firması düşüşe geçti. Yönetim değişti, dengeler bozuldu. Aynı anda kurumda ben de gücümü kaybediyordum.
İçimden bir ses, “Kırılma noktası,” diyordu. O hissi çok iyi biliyordum. O kırılma noktalarını çok yaşamıştım.
O gün yakın sınıf arkadaşım İzi beni aradı. “Taner,” dedi, “Türkiye’nin ilk internet şirketini kuruyoruz. Türkiye’de senden daha iyi satıcı yok. Seni ilk düşündüğümüz kişi sensin. Gel burada çalış.”
Şuna karar verdim: Artık bundan sonra güvenli sularda yüzmeyecektim. Risk alacaktım. Konfor alanının dışına çıkacaktım. “Tamam,” dedim ve işi kabul ettim.
Üç sene başarılı bir performanstan sonra şirketimizi Koç Grubu’na sattık. Doğru zamanda doğru karar vermiştik. Aslında bu bir satış değildi; aldığımız riskin karşılığıydı.
Orada bir süre çalıştıktan sonra danışman olarak devam ettim. Koçnet Grubu’nda çalışırken bir gün yine bir telefon aldım. Bu sefer bir kafa avcısı arıyordu. “Taner, senin için harika bir pozisyon var,” dedi. “Nedir?” diye sordum. “Genel müdür,” dedi.
Genel müdür mü? 36 yaşındaydım. Daha önce hiç genel müdürlük yapmamıştım. Nasıl yapacağımı bilmiyordum. Hemen babamı aradım. “Baba,” dedim, “bana genel müdürlük teklifi var ama hiç bilmiyorum, ne yapacağım?”
Babam dedi ki: “Hiç merak etme. Sen başarırsın.”
Bazen çok kısa bir söz, çok kısa bir cümle size inanılmaz bir cesaret verir. Babamın bu sözünden sonra Infonet firmasına başvurdum ve genel müdür olarak işe başladım.
Infonet’te çalışırken bir gün Londra’ya gidiyordum. Metroda sırt çantamda bir Blackberry telefon vardı. O zamanlar Blackberry çok popülerdi. Telefonumu çaldırdım. Utanç vericiydi. Şimdi şirkete nasıl söyleyeceğim bunu? Telefon çok pahalıydı ve yenisini almak kolay değildi.
Eve gittim, eşime durumu anlattım. “Ne yapacağım?” dedim. Eşim dedi ki: “Hiç merak etme. Oğlumuzun kullanılmayan bir iPhone’u var.”
“Aa, tamam,” dedim ve hemen oğlumun kullanmadığı iPhone’u aldım. Kullanmaya başladım. Bambaşka bir teknoloji! Hiç bilmiyordum.
O sıralarda evde herkes Facebook kullanıyordu. “Allah Allah, bu Facebook da ne?” diyordum. “Ben sosyal bir insanım, ne işim var Facebook’ta?” diye garip garip konuşuyordum.
Bir gün dedim ki: “Hadi bir şey koyayım Facebook’a.” Bir söz yazdım. Sonra bir söz daha yazdım. Birisi yorum yaptı: “Taner Bey, sözünüz bana o kadar iyi geldi ki, tam böyle bir şeye ihtiyacım vardı.”
Sonra devam ettim. Daha çok yazdım. İnsanlar daha çok yorum yaptı. İşte o gün fark ettim ki, belki de o telefonun çalınması beni hayatta başka bir yöne, başka bir sahneye çıkardı.
O telefon çalınmasaydı, ben bugünkü durumumda olabilir miydim? Cevabını gerçekten bilmiyorum.
Tüm bu hikayemde kırılma noktalarını tek tek sizlerle paylaştım. Şimdi, 63 yaşında geriye dönüp baktığımda şunu görüyorum: Hayat beni kırmadı. Hayat beni yeniden tasarladı, yeniden şekillendirdi.
Kırılma noktası, parçalandığınız yer değildir. Kırılma noktası, şekillendiğiniz ve yeniden tasarlandığınız yerdir.
Fakat bunun için üç şeye ihtiyacınız var:
- Niyet
- İnanç
- Zor veya imkansız durumlarda olumlu kalma disiplini
Bugün burada belki biriniz bir şey kaybetti. Belki bir sınav, belki bir iş, belki bir ilişki. Hayat belki size yer açıyordur. Çünkü vasatlık güvenlidir ama büyüme her zaman konfor alanının dışındadır.
Ben yaşama vasat olarak başladım. Ne en zekiydim, ne en çalışkandım, ne de en avantajlıydım. Hatta kısaydım da. Buna rağmen kırılma noktalarını düşman olarak görmedim. Kırılma noktalarını bir dönüşüm olarak kabul ettim.
Dönüp baktığımda şunu görüyorum: Vasat insanlar tembel değildir. Vasat insanlar, yeterince güçlü nedenleri olmayan insanlardır. Ve mucize dediğimiz şey, aslında sadece vazgeçmemektir.
Belki şu an yaşadığınız kırılma noktası, yaşamınızdaki en büyük sıçrama tahtasına dönüşebilir.
26 yıl önce genel müdür olarak başladığım Infonet’te, şirketi bir İngiliz firmasına sattık. Geçen ay genel müdürlük görevimden ayrıldım. Bugün, 63 yaşında her şeye tekrar sıfırdan başlıyorum. Yeniden başlıyorum.
Bugün burada sizlere bir söz bırakacaksam, şunu söylerdim:
Vasatlık kader değildir. Ama pes etmek bir kaderdir. Bir seçimdir. Bir karardır.
Hayat sizi kırar, evet kırar. Ama sadece daha güçlü büyümeniz için kırar.
Teşekkür ederim.”
Konuşmamı Youtube üzerinden izlemek isterseniz:
Tedx konuşmama hazırlanmamda desteklerinden dolayı, sevgili Barış Güleç , SEVİNÇ SATIROĞLU , Burak Törün ve sevgili Anneme çok teşekkür ediyorum. Benim tarzımı bilenler için bu sunumumun çok farklı geleceğini düşünüyorum.
Beni öneren sevgili Baran Sefa DEMİR ‘e çok teşekkür ederim.
Sevgilerimle,
Taner Özdeş
