Yaşam, seçim, değişim ve mücadele demektir. Yaşam, akışta olmak demektir.
Yaşam sadece seçtiklerimizden oluşmaz, seçmeden karşılaştıklarımız da kendimizin bir parçasıdır.
İnsanın kaderini ne belirler?
Bilinçli ve bilinçsiz seçimleri. Başına gelenler. Kararları. Söyledikleri. Söylemedikleri. Kurduğu ilişkiler
Bu kadar mı?
Tabii ki değil.
Atalarımızdan ve soyumuzdan bize miras kalanlar, anne ve babamız, yaşadığımız kültür, yetiştiğimiz çevre, eğitim sistemi, şans ve kendimizi nasıl kurguladığımız (yarattığımız). Bilinçaltımızı kullanma kapasitemiz.
Şu sıralar beni çok etkileyen bir kitap okuyorum: “Kendin olmanın dayanılmaz hafifliği” Ferhat Jak İçsöz. Kitaptan bir alıntı paylaşmak isterim: “Bir hiçlikten kendimizi yaratıyoruz. Burada kritik nokta yaratmaya niyetli olduğumuz bir kendilik mi ortaya koyuyoruz sorusu. Kendiliğimiz sadece seçtiklerimizden oluşmaz, seçmeden karşılaştıklarımız da kendiliğimizin bir parçasıdır. Başımıza gelenlere de en az kendi seçimlerimiz kadar sahip çıkmamız gerekir.
Kendi kişisel dünyasının parçası olan her unsur, kendiliğin bir parçasıdır; örneğin bir yerlerde Fiji diye bir ülke var ve siz bir gün orada tatil yapmayı çok istiyorsanız, bu da sizin bir parçanızdır. İş arkadaşınıza sinir oluyorsanız, bu da sizin bir parçanızdır. Kendinize ve hayatınıza dair olan her şey sizin. Kendilik benim, hayatım, yaşadıklarım. Kendilik sizsiniz, bütün deneyimledikleriniz. Kendilik; yaşayan, deneyimleyen, dönüşen, anbean yeni şeylerle karşılaşıp onlarla evirilen bir ben. Kendi içinde bir dünya. Tam bir dünya. Sizin dünyanız. Ona sahip çıkın.”
Jean-Paul Sartre şöyle der: “Kendimizi iki şekilde deneyimleriz, yaşarız. Özne olan kendilik kendi merkezimizden, bir şey hissettiğimizde, mutlu olduğumuzda, istediğimizde, düşündüğümüzde veya bir nesne olarak kendimizi deneyimlediğimizde kendimize dışarıdan bakarız. “Bu saç bana yakıştı ha”, “Biraz kilo mu aldım?”, “Yok, bu kılık hiç olmadı” dediğimizde kendimize bir nesne olarak dışarından bakmış oluruz. Bu hallerden biri diğerinden daha üstün değildir. İkisi de gereklidir. İki açıdan da kendimizi deneyimledikçe kendimize dair daha dengeli bir algımız olur.
Ne muhteşem bir anlatım. Buradan bir soyuta geçmek istiyorum:
İnsanoğlu ne ister?
Huzur, sağlık ve mutluluk.
Bunların hiçbirinde bilinmezlik, öngörülmeyen yok. Heyecan yok. Risk yok. Bunlar olmadan tesadüfler, şans faktörü de yok!
İnsanoğlu, en büyük mutluluğun ve doyumun büyük mücadeleler ve çabalar sonunda elde edildiğini bilinçli olarak bilmez. Mutsuzluğun ise, gençken değersizlik ve anlamsızlık hissederek, yaşlılık döneminde ise daha çok amaçsızlık ve hedefsizlik ile deneyimlediğinde farkına varır. Ama asla kabul etmez.
Bunu direk kendi hayatımdan deneyimleyerek öğreniyorum. Bu konuda kadınların erkeklere göre çok daha şanslı olduğunu düşünüyorum. Kadınlar hayatları boyunca çevrelerine değer katıyorlar; çocuk yetiştiriyorlar, eşlerine destek oluyorlar, anne ve babalarının en büyük destekçisi oluyorlar. Daha fazla anlam arayanlar sürekli kendilerini geliştiriyorlar.
Ya erkekler?
Kendilerini işleri kadar başarılı ve mutlu hissediyorlar. Para, otorite ve güç ile kendilerini değerli görüyorlar. Sevgilerini gösteremiyorlar, duygularını ya saklıyor ya da bastırıyorlar. Kendimden örnek verecek olursam, üretken bir kişiyim. Çevreme kattığım değer kadar, dokunduğum insanlar üzerinde yarattığım pozitif değişim kadar kendimi değerli ve mutlu hissediyorum. Ama bunları yaparken bilinçsizce kendimi geliştirdiğimin, hatta dönüştürdüğüm yeni beni fark ediyorum.
Eğitmenliğin en güzel yanı kendinizi kusursuz olarak eğitmenizi sağlar. Öğretmek için öğrenmek. Yaşamak için amaç belirlemek gibidir.
Bu yazıyı yazma sebebim aslında çok faklı bir kıvılcım ile başladı. NETFLİX’ de seyrettiğim üç dehanın ders dolu hikayeleri ve kendilerini sonrasında sorgulamaları bende farklı düşüncelerin oluşmasını sağladı. Başarı, ün ve para kimseye nihai bir mutluluk getirmiyor. Kim olursanız olun.
Bu yazıyı da ondan yazmaya karar verdim.
Michael Jordan, Frank Sinatra ve Anelka. Anelka, 4 sene de Fenerbahçe’de oynamış. Bu üç insanın hepsinin ortak noktaları üstün yetenekleri, hayata zor şartlarda başlamış olmaları ve tutkuları. Başlarını belaya sokan ise kendilerinin değişmeyip, dünyanın değişmesini veya dünyanın onlara uymaları gerektiği konusunda sabit inançları olması.
Bir insanın hayatını hatta kaderini ne belirler?
Diğer insanlara iletişimi ve ilişkileri.
Ne kadar deha olursanız olun, dünya bir noktada bunu umursamaz. Ülkemizden bunun en güzel örneklerinden biri futbolcu Arda’dır.
Bir insan her şeye sahip olup yine de hata yapabilir mi?
Evet.
Tavır ve tutumları ile,
Egosu ile,
Gerçekleştiremedikleri ile…
Üç dehanın belgeselinde de eşleri, yakın çevreleri bu kişilerin aslında göründüğü gibi olmadıklarını söylüyorlar. (Hepsinin de gözlemlediğim bastırılmış duygularının olması).
Ama dış faktörler, takım arkadaşları, özellikle basın o kadar üzerine gidiyor ki. Bir noktada hata yapıyorlar. Yaşadığımız, deneyimlediğimiz, seçtiğimiz ve yargıladığımız her şey bizim bir parçamız.
Bugün ise, insanoğlu ne kadar şanslı;
- Kitaplar
- Diziler
- Filmler
- TED konuşmaları
Her türlü bilgiyi, tecrübeyi ve vizyonu bizlere cömertçe ve bedava sunuyor.
Şu yazdığımı iki sayfa yazı bile birçok insan için ne kadar çok bilgi, tecrübe ve gözlem sunuyor.
Kendi olmanın dayanılmaz hafifliği kitabından bir alıntı ile yazımı bitirmek istiyorum:
“Dünya hiçbirimizin etrafında dönmüyor, ama bir açıdan dönüyor. Bir restorana gidip yediğim yemekle ilgili hayal kırıklığı yaşadığımda bu bana yapılmış bir saldırı olmuyor, ama benim o akşamki yemek keyfimi elimden alınmış oluyor. Hayatı her birimiz kendi merkezimizden yaşıyoruz. Tabii her zaman bu merkez noktasından kaçmaya çalışabiliriz. Ama en nihayetinde benim hayatımı benden başka kimse yaşayamaz. Sizin duygularınızı sizden başka kimse hissedemez.
Kendilik, kendi merkezimizden hayatı deneyimleme halimizdir. Kendimizden anlamsız bir tutarlılık ve sabitlik beklentimiz var. Kendilik dediğimiz şey, sabit değildir. Akışkan ve değişken olma halidir. “
Yaşamdan tat almak; akışta olmak, hissetmek, öğrenmek, paylaşmak, ders almak, değişmek, dönüşmek en önemlisi bunların hepsini yaparken de keyif almak demektir.
Barcelona’nın efsane teknik direktörü Sör Bobby Robson bakın hayat ve kariyer üzerine ne demiş:
“Hayat adil değildir. Müthiş bir ressamsanız ölünceye kadar zengin olamazsınız. Bence bu teknik direktörler için de geçerlidir. Gidene kadar takdir edilmiyorsunuz.”
Sinatra, Anelka ve Jordan iyi ki varsınız. Sizlerden o kadar şey öğrendim ki. Umarım bu yazıyı okuyanların da hayatlarına değer katmışımdır.
“Bir insan ancak onu seven son insan ölünce ölür.” – José Mourinho
Sevgilerimle,
Taner Özdeş