Kişisel Gelişim

Makaleler

Beyaz Zambaklar Ülkesinde
D&R da yeni çıkan kitaplara bakıyorum. Bu benim her hafta yaptığım rutinlerden biridir. Her gün yüzlerce kitap basılıyor. Bu bilgi ve tecrübeler ne kadar kıymetli. Ülkemizde ise kişi başına yılda 1 kitap bile okunmuyor. 

Bir kitap dikkatimi çekti. “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” Yazarı: Grigoriy Petrov. Kitabın kapağında, kırmızı bir bant içinde” Atatürk’ün okulların müfredatına konulmasını istediği kitap” yazıyordu. Hiç düşünmeden aldım ve bu bayramda bir solukta okudum.
Her insan gibi bu kitabı okuduğumda birçok fikir kafamda oluştu. Kendime de yeni görevler verdim. 

Bu yazımda , kitaptan bazı alıntıları paylaşarak, öncelikle bu kitabı almanız için sizleri motive etmeye çalışacağım.

Peki, Neden bu kitap?
Çünkü, Türkiye'nin artık silkelenmesi lazım. Birbirimizden nefret ederek, birbirimizi hor görerek veya bu topraklarda doğmuş doğuştan şansı olmayan insanları yok sayarak Türkiye'nin ileri gidemeyeceğine inanan bir vatanseverim. 

Petrov, Rus bir düşünür ve yazar. Ünü ülkesinin sınırlarının dışına çıkmış. Kendi ülkesinde değişim konusunda başaracak kadar kendisine şans verilmiyor ve sürgüne gönderiliyor. Her şeyini bırakıp ülkesini terk etmek zorunda kalıyor. Bu kez vaazları ile yeni yaşam mimari olarak gördüğü Yugoslavya ve Bulgarlara hitap ediyordu. 

Kendisi, konuşmalarında vatanı gerçek anlamda sevmenin ne demek olduğunu anlatarak, hayatın mimari, toplumsal yaraları iyileştiren bir tabip ve halkın eğitilerek, kültürel gelişmişlik düzeyinin artmasına katkıda bulunmak için nasıl yaşamak gerektiğini bahsederdi. Yaşam koşullarının iyileştirilmesinin halkın elinde olduğu ve bunun için her vatandaşın sorumluluk alması gerektiği inancına her konuşmasında yer verirdi .

Petrov’un yaklaşık 50 kitabı yayınladığı söyleniyor, “Beyaz Zambaklar Ülkesinde” son kitaplarından biridir. Beyaz Zambaklar ülkesinde 2 milyonluk Finlandiya’nın muhteşem kalkınma ve gelişme hikâyesini konu etmektedir. Kitapta bataklık ve kayalıklar arasında yer alan, doğal kaynak fakiri bu küçük ülkenin ayağa kalkarak, yoksulluktan kurtulması ve siyasi, ekonomik ve kültürel açıdan gelişmiş bir refah toplumuna dönüşmesinin hikayesi anlatılmaktadır. Petrov’un görüşüne göre, bu başarı “hayatın mimarları”, başka deyişle ülkenin çalışma şevki ve heyecanla dolup taşan, bencillikten uzak insanları, yorulmak bilmeden halkın eğitimine katkıda bulunan toplum önderleri sayesinde elde edilmiştir.

Petrov’un bu kitabı birçok ülkede uygar ve çağdaş ulusal devletin kurularak, geliştirilmesi için uyulması gereken kesin bir reçete olarak değerlendirilmiştir. Petrov dinleyici ve okuyucularına çok önemli bir fikir aşılmaktaydı :  İnsanlar ülkelerinin geleceğine dair taşıdıkları kişisel sorumluluğun bilincine varmazlarsa, ülkelerin kalkınması ve refaha kavuşması da mümkün olmayacaktır. Her bir insan gerçek vatandaş,” yaşam mimarı” olmalı. 

Son çalışmalarından “ Bulgar gençliği”  adlı eserde aşağıdaki satırlar yer almaktadır: “ Hayatta istediğiniz mesleği seçebilirsiniz; örneğin profesör, doktor, bilim insanı, tüccar, subay, din adamı, köylü veya bakan olabilirsiniz, bu sizin yeteneklerinizle ve şartların uygun olup olmamasıyla ilgili bir durumdur. Fakat şunu hiçbir zaman unutmayın:  Vücudunuz, aklınız ve ruhunuzun sahip olduğu bütün gücü vatanınıza ve halkınıza adamalısınız.”

Bundan sonra yazıma kitaptan etkilendiğim paylaşımlarda bulunacağım. Bu yazanlardan etkilenmemek mümkün değildir. Bizler, ülkemizin şanslı eğitimli, aydın kesimi bu ülke için bir şeyler yapmayacaksak, kimin yapmasını beklemeliyiz?

Halk nasılsa, onu yönetenler de öyledir. Bu yüzden de her halkın hak ettiği iktidarlara ve yöneticilere sahip olduğu eskiden beri söylenegelmektedir.

Her halkın içinden hem büyük şahsiyetler hem de aşağılık insanlar çıkabilmektedir. Bunlardan hangisinin iktidara geleceğini belirleyen temel etken halk kitlelerine hakim olan ruh halidir. Halkın sahip olduğu değerler nelerdir? Zekası, iradesi, vicdanı gelişmekte midir yoksa zehirli otlar sarmış gibi, çürüyerek yok mu olmaktadır? Vaya zavallı, utanç verici bir mevcudiyet için mi sarf edilmektedir?

Kendi ülkemizde ne işle meşgulüz, halkımızın kaderinde nasıl bir rol üstleniyoruz?

İnsan hiçbir zaman ve hiçbir şey için eğilmemeli ve yerlere kapanmamalıdır. İnsan hayatı sürekli bir kültürel gelişim ve yaratıcılık, kendi içinde ve dış dünyada karşılaştığı kaba güçlere karşı verilen daimi bir mücadeledir. 

Finlandiya’da başlatılan özel eğitim seferberliğinde özel ders programı uygulanmaktadır. Bu programa göre, sabah 08.00-10.00 arasında yapılan iki saatlik dersin ardından ara verilmekte ve dersler saat 14.00-16.00 arasında tekrar devam etmektedir. Bundan dolayı öğrenciler havasız sınıflarda uzun süre oturma eziyetinden kurtulmaktadırlar. Boş zamanlarında kışın saatlerce kayak yaparak, yazın ise güreş, yüzme, top oynama ve koşu gibi spor aktiviteleri ile uğraşarak değerlendirmektedirler.

Finlandiyalılar “ Okul bizim temel zenginliğimizdir. Tabiat nimetlerini dağıtırken bize cimri davranmış. Bu eksikliği enerjimizle telafi etmek, vatandaşlarımızdan ülkemizin kalkınmasına azami ölçüde katkıda bulunmalarını istemek durumundayız. Biz de okullarda gençlerimizi güçlü ve dayanıklı olmaları için yetiştiriyoruz. Okulumuzu elimizden aldığınız an biz de biteriz.” Ülkede eğitim sisteminin bu kadar gelişmiş ve yaygın olması halkı okumaya teşvik etmekte, gazete ve kitap okuma alışkanlığı artmaktadır. 

Finlandiya’da insanlar fakirliklerinden utanmadan ve başkalarının söylediklerine aldırmadan kendi inandıkları gibi yaşıyorlar. Kadın ticareti yasadışı ilan edilmiştir. Ülkede yasal olarak faaliyet gösteren bir tek genelev dahi yoktur. Alkol tüketimine karşı amansız bir savaş verilmektedir.

Kitapta Fin aydınlarının en parlak temsilcilerinden biri de Snelman konuşmalarında aydınlara şöyle sesleniyordu : “ Aydın olmak gösterişli bir kıyafet giymek yahut kolalı bir yaka ve modaya göre şapkayla dolaşmak değildir. Aydınlar halkın beynidir. Aydın olarak sizlerin vazifesi halkın zekasını, vicdanını, irade ve enerjisini uyandırmak ve harekete geçirmektir. Halkın düşünme yeteneğini canlandırmak, işçileri, köylüleri ve toplumun alt kesimlerini daha iyi bir hayat kurmak için ne yapmaları gerektiği konusunda eğitmek – sizin göreviniz budur. Halkın cehaleti, kabalığı, ayyaş ve ahlaksız, hastalıkları ve fakirliği sizin utancınızdır, bu durumun suçlusu sizsiniz. Bakımsız , terk edilmiş boş arazilerde ne gül, ne elma ne de patates yetişebilir. Oralarda en fazla ısırgan otu, devedikeni biter. Halk kitlelerinin beyni ve kalbi de böyledir. "

Snelman din adamlarına aşağıdaki gibi seslenmekteydi: “ Halkımız kaba, sert, açgözlü ve yalancıdır, hiç kimseye ve hiçbir şeye saygı duymamakta, kimseye güvenmemekte, her şeye ve herkese kuşkuyla yaklaşmaktadır. Böyle bir ortamda dine yer olabilir mi? Hangi dinden bahsedebiliriz? Dinsizlik – halkın sahip olduğu bütün kutsal değerlerin ölmesidir. Bunun sonucu olarak, insanlar hayvani duyguların esiri olur, maneviyatsızlık, ahlaksızlık, kaba egoizm, hırsızlık ve had safhaya varan duygusal çöküntü başlar. Kalbinde Tanrı inancı olmayan bir halkın kurtuluşu yoktur.

Kitapta bu tür konuşmalardan subaylar, memurlar, öğretmenler, hatta anne ve babalar bile nasibini alıyor. Halkın eğitiminden ve kültürel gelişiminden herkesin sorumlu olduğu mesajı her kesime iletiliyor. 

“Vatan için yaşamak, ülkesi ve halkının kalkınması için çalışmak da vatan uğruna ölmek kadar büyük ve şerefli bir kahramanlık örneğidir.“ Ne kadar anlamlı biz söz değil mi?

Yazımı daha fazla uzatmak istemiyorum.  Bu kitabı alın okuyun ve çevrenizdeki herkesin de okumasını sağlayın. Özellikle de çocuklarınıza! 

Tolstoy şu sözleri ile yazımı sonlandıracağım : “Hayattaki aşırı düzensizliğin başlıca nedenlerinden birisi herkesin hayatta iyi bir düzen kurmaya çalışması, fakat hiç kimsenin hayatın kendisini düzene sokmak istememesidir.” 

Halk etrafında kimi görüyor?
Kendisine nasıl davranılıyor?
Kendisini zihinsel ve manevi açıdan kim ve nasıl yetiştiriyor?

Herkes hayattan mümkün olduğu kadar fazlasını almaya çalışırken, hayatta da bir şeyler katmak gerektiğini düşünen yok. 
Sonuç olarak, hiçbir şeye ve hiç kimseye- vatanına, insanlara, emeğe, büyük fikirlere, anne babasına ve nihayet, kendisine- saygı ve sevgi duymayan insanlara dönüşüyorlar.

Bu kitapta yaşanan mucizevi dönüşüm, her bir ülkede, vilayette, hatta en ücra yerlerde dahi yaşanması mümkündür. Sadece sihirli ellere, ileri görüşlü, büyük yürekli insanlara, yorulmadan çalışan kültür emekçilerine ihtiyaç var..


Sevgilerimle,

Taner Özdeş
Geri
Paylaş