Hakkımızda

Haberler

Türk insanı ve seçimler

Sıradan insanlardan oluşan kitleler ancak ve ancak yaşayarak öğrenir. Gelişmeleri yaşamadan önce sezen ve öğrenen insanlar, kitle içinde ancak küçük bir azınlık oluşturur. Onların laflarının dinlenmesi ve dikkate alınması da, ancak kitlelerin uyarıları somut olarak yaşamalarından sonradır.

"Oy ve ötesi" ile başlayan seçimde çalışma çalışmalarım, önce müşahit, sonra da sandık görevlisi olarak devam etti. Altı seçimde görev aldım. İlk önceleri oturduğum yerden dolayı beni Nişantaşı, sonra da Maçka’daki okullarda görevlendirdiler. Benim açımdan bu verimli değildi. Partiye başvurdum ve Kasımpaşa’da çalışmak istediğimi söyledim. Hep ailece çalıştık; çocuklarımın da bu deneyimi yaşamasını istiyordum.


İşime çoğunlukla metro ile giderim, gün içinde metro kullanmayı tercih ederim. Metrobüsü de trafiğin yoğun olduğu yerlerde kullanırım. Amacım zamandan tasarruf etmek ve halkın içinde olmak. Türk toplumu duygusaldır, kuralların uygulanmasını isterler, ancak kendileri uymak istemezler. Önyargılıdır, risk almaktan kaçınır. En önemli ikna aracı “ bağırmak veya yüksek sesle konuşmaktır.” Nezaket, kibarlık ve benzeri davranışları zayıflık olarak görür. Kaba kuvvet güçtür. Toplumumuzda “ uzlaşma kültürü” maalesef yok. En temel sorun derinde bu!


Tabii ki, genellemek istemiyorum. Bir Cumartesi günü, metro ile şirketime gidiyordum. Elimde tenis raketim, sırtımda çantam. Ayaktayım. İki durak olduğu için çoğunlukla oturmayı tercih etmem. Bir genç kız bana bakarak, “ oturmak ister misiniz?” diye sordu. Ben de kibarca teşekkür ettim. Bir süre sonra aynı teklifi tekrarladı. Yine teşekkür ederek, ayakta durmak istediğimi söyledim. Birlikte aynı durakta indik. Kendisine bu kibar davranışı için teşekkür ettiğimi söyledim. Kendimin genç gözüktüğünü düşünüyordum, açıkçası bu teklifi neye göre yaptığını da anlamadım, ama hoşuma gitti ve gelecek için ümitlendim.


Son seçimde yine uyumlu bir gruptuk. Her partiden gelen temsilciler iyi niyetli, uyumlu ve düşünceli insanlardı. Son seçimlerde de tüm sandık görevlileri uyum içinde çalışmıştık. Bu seçimde iki kişi ile bir önceki seçimde de birlikte çalışmıştık. Bu seçimde CHP adına çalıştım. Seçim esnasında mümkün olduğu kadar bulunduğumuz salonda olumlu enerji yaratmaya çalışırım. Benim görevim oldukça zordur. Kimlik kontrolü, çanta ve cep telefonlarının bana bırakılmasını talep ederim, sonra da seçim masasındaki diğer görevliye devrederim. Birçok kişi bana güvenerek, çantalarını ve cep telefonlarını bırakırlar. Bazı kişiler tepki gösterir veya eşlerine / çocuklarına bırakmayı tercih eder. Son iki seçimde bir sorun yaşamadım. Kibar ve anlayışlı davranmaya özen gösterdim.


Seçim sandığında sabah 6.30 ‘dan akşam 20.30 a kadar çalışırsınız, enerjiniz düşer, karnınız acıkabilir ve sinirleriniz gerilebilir. Ben bu görevi bir partiden çok ülkeme hizmet etmek için yapıyorum. Kişisel tercihlerim doğrultusunda bir parti adına çalışıyorum. Seçimlerin adil ve huzur içinde geçmesi için elimden gelenin en iyisini yapmaya çaba gösteriyorum.


Bir yazar şöyle yazmış : “Kitleler, yani milyonlarca sıradan insanımız, kısa vadeli çıkarlarını son derece iyi bilen, feleğin çemberinden geçmiş, görmüş geçirmiş, son derece ihtiyatlı, risk almaktan kaçınan, asgari bedel ödeyerek azami yararı sağlamada ve adam kullanmada son derece becerikli zeki kişilerdir. Kapitalist düzende geçim kaygısı insanı kaçınılmaz böyle yapar.”


Seçim bitmişti. Sayıma geçtik. Zarflar açıldı. Düzen içinde ekip ruhu içinde çalışıyorduk. Etrafımızda müşahitler, oy kullananlar vardı. Sandık başkanı çok deneyimliydi. Her 30 oyda bir duruyor, tüm salondaki kişilerin aynı sonuçları elde ettiklerine emin olmak için yüksek sesle parti oy toplamlarını ve cumhurbaşkanı aday oy toplamlarını söylüyordu. Özetle hiçbir hata olma ihtimali yoktu.


Tüm sayımlar bitti, tutanakları doldurmaya geçerken, iki müşahit itiraz etti. Bir tanesi benim partimden, diğeri ise başka partidendi. “Bu sonuçlar doğru değil, tekrar sayılması lazım dediler”. Bu arada yine kendi partimden bir avukat geldi. İtiraz dilekçesi yazalım dedi.


Sakince durdum.  Sonra hepsine şunu söyledim : “ Arkadaşlar, bu seçim esnasında tüm süreçlerde en aktif ben vardım. Ben sizinle aynı parti adına çalışıyorum. Burada bir sorun olmasına en önce ben izin vermem. Lütfen bu saçmalığa son verin.” Bir süre kendi aralarında konuştular ve hata yaptıklarını söyleyip benden özür dilediler. AKP adına çalışan sandık başkanına şunu söyledi : “ Taner bey olmasa, bu kadar kısa sürede bu işi bitiremezdik.” Sonra da yanıma geldi bana teşekkür etti.  Biz hepimiz önce ülkemiz, sonra kendimiz için bu sandıklarda gönüllü çalışıyorduk. Bu bir savaş değil, bu bir yarış değil. Sandıkta çalışmak gönüllü bir hizmettir. Kime oy vereceğinizin bu yaptığınız işle bir ilgisi yoktur. Bugün tüm parti adına çalışan kişiler, ön-yargı ile birbirlerini suçlamaya meyilliler. Bu ön-yargıdır ve cahilce bir davranıştır.


Sayım sonrası sandık torbalarını YSK’ya götürmek için polis arabasını beklerken geçen sene uyum içinde çalıştığım AKP gençlik kollarından bir kadın görevli yanıma geldi , “ Taner bey, beni hatırladınız mı?” dedi. “Evet” dedim. “ Bu sene oğlunuz ile birlikte aynı sandıkta çalıştık. Bana çok yardımcı oldu. Kendisi ile gurur duyun” dedi. Sonra sözlerine devam etti, “ Geçen seneden beri sizin sosyal medyada sıkı takipçinizim” dedi.


İşte dedim. İstediğim Türkiye bu!


Halkımızın bazı özelliklerini kavrayamamışsanız, sık sık hayal kırıklıkları yaşayabilirsiniz. Yaşananları önyargısız bir biçimde anlamaya çalışmak, yargılamaktan ve suçlamaktan çok daha doğrudur, ama aynı zamanda çok daha zordur. Eğer dünyaya gönlünüzden geçenin gerçek olduğunu sanarak bakıyorsanız, çok sık tekrarladığımız “somut şartların somut tahlilini” yapma yöntemini kenara atmışınız demektir.


Sevgilerimle


Taner Özdeş

Geri
Paylaş